Zülfü Livaneli’nin şaheseri diyebileceğim mükemmel kitabı. Kitabın konusu, dilinin akıcılığı ve üslubu çok güzel. En önemli özelliği ise tarihi bir olaya değinmesi. “Struma olayı.” Hayatımda ilk defa okurken gözyaşlarımı tutamadığım hatta kitabı elimden bıraktığımda hıçkıra hıçkıra ağladığım bu roman beni bu kadar derinden etkiledi.
Kitap 2001yılının şubat ayında, İstanbul Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü’nde çalışan Maya Duran’ın Amerika’dan gelen Alman asıllı Maximilian Wagner’i havaalanında karşılamasıyla başlıyor. Kocası Ahmet’ten sekiz yıl önce boşanmış Maya Duran oğlu ile birlikte yaşıyor. Maya Duran’ın oğlu Kerem karakteri ise günümüz gençlerin hayatlarına kısa bir eleştiri sunuyor. Maya, Profesöre İstanbul turu yaptırdıktan sonra profesörü Tarihi Pera Palas Oteli’ne yerleştirir. Profesörün oteldeki tüm ihtiyaçlarının karşılanması Maya Duran’dan sorumludur. Bir gün profesörün isteği üzerine Maya onu Şile’ye götürür. Böylece Profesör Wagner’in gizemli geçmişi Maya Duran’ın da dikkatini çeker. Oğluyla iletişim kurmayı beceremeyen Maya bu durumu bahane olarak kullanır. Geçmişin kapılarını bu sayede aralayan Maya, Profesörün 1939-42 yıllarında yaşadığı acı aşkına tanık olma şansına erişecektir. Struma Olayı’nda yaşananları kitapla bütünleştiren yazar kusursuz bir denge kuruyor. Tarihi Struma olayına değinecek olursak: “II. Dünya savaşı sırasında Nazilerden kaçan Yahudileri Filistin’e göndermek üzere Romanya’dan yola çıkan Struma gemisinin İstanbul açıklarında Ş-213 Sovyet denizaltısı tarafından batırılmasıdır. 1941 yılında gerçekleşen bu olayda Struma, aslında hayvan taşımacılığında kullanılan bir gemi olup kapasitesi 150-200 kişi arası olmasına rağmen gemiye 800’e yakın yolcu alınmıştır. İngiliz ve Almanlar tarafından baskı altına alınan Türkiye her ne kadar