"Delikanlıdırlar da, polis istasyonu basarlar. Daha dün on dört adam öldürdüler!"
"On dört değil be kuzum, bir. Ötekiler yaralı. "Kala, kala! Sen daha bekleyesin neler olacak!"
" Olmaz, inşallah."
"İnşallah, maşallah! Yasu komşu yasu! Bunlar aptaldır be! Cahildir Bilmezler, Yunanistan'da kedi köpek yendiğini! Enosis'miş, tüh!"
"Gençtirler be guzum," diye yineledi Sabri. "Rahat battı gıçlarına," dedi Kristo.
Suriye'den ve diğer mazlum coğrafyalardan yansıyan karelere bakın. Görmediğimiz bir şey kaldı mı? Yoğun bombardımanlar, can çekişen çocuklar, enkazlardan çıkarılan paramparça haldeki bebekler, yavruları kollarında son nefesini veren annelerin feryatları... Her şey avucumuzun içinde, parmaklarımızın ucunda. Bunları paylaşıyor, WhatsApp gruplarında birbirimize yolluyor, üzerine yorumlar yapıp "beğeniler" topluyoruz. Nihayetinde değişen ne? Hiçbir şey.
Kanlı ceset fotoğraflarının ulu orta ve sürekli olarak paylaşılması, kalpleri dört aşamada katılaştırıyor: İlk önce bakamıyorsunuz, içiniz parçalanıyor. İkinci aşamada bakabilmeye başlıyorsunuz, "vay alçaklar!", "vay zalimler!" nidaları eşliğinde üzülmeye devam ediyorsunuz. Üçüncüde tepkiler artık,"tüh, yine katliam yapmışlar!" halini alıyor. Dördüncü ve son aşamada, "yazık!" demekten başka ses çıkmıyor ağzınızdan.
“Tüh.Vah vah, entel müşterilerin tadı kaçtı demek.”
"Bilerek mi yaptın?”
"Neden yapayım ki?”
"Çünkü kazanmak için her yolu deneyecek kadar zavallısın.”
"Seni yenmek için hile yapmama gerek yok.”
"Belli ki hileye çoktan başlamışsın.”
"Yapsam fark ederdin, merak etme. Kazandığım da, hakkımda kazanacağım ve seni kıvranırken görmekten büyük keyif alacağım.”