Ömer Seyfettin’i genelde o meşhur, biraz da tüyler ürperten hikayeleriyle tanırız ama "Turan Devleti"ni okuyunca karşımda bambaşka bir figür buldum. Bu kitap bir hikaye kitabı değil, resmen bir milletin "ben buradayım ve ölmedim" diye haykıran manifestosu. Okurken, yazarın o dönemdeki o büyük yıkımların, Balkan bozgunlarının ortasında nasıl bu kadar dik durabildiğine hayret ediyorsunuz. Metindeki o "mefkûre" vurgusu bana şunu hissettirdi: İnsanı ayakta tutan şey yemek içmek değil, uğruna ölebileceği bir fikrinin olmasıymış. Seyfettin, "millet" kavramını o kadar insani ve kültürel bir yerden tutuyor ki, hani o kuru ırkçılık tartışmalarının çok ötesine geçip bizi dilde ve gönülde birleşmeye çağırıyor. Bazı yerlerde üslubu o kadar ateşli ki, sanki yanınızda durmuş, omuzlarınızdan tutup sizi sarsıyor gibi hissediyorsunuz. Makineleşmiş, ruhsuz bir tarih okuması değil bu; her kelimesinde bir sızı, bir umut ve devasa bir aşk var. Modern dünyada o kadar dağılmış durumdayız ki, onun o "birleşme" ve "kendini bulma" çağrısı, sanki yüz yıl önceden değil de tam da bu sabah yazılmış gibi taze geliyor insana. Bu metin, sadece bir ideolojiyi değil, bir insanın kendi köklerine duyduğu o bitmek bilmeyen tutkuyu anlatıyor aslında.