• Siyasetten ırkçılıkğa, ırkçılıktan gayrimüslimlere kadar uzanan uzun bir yazı

    Evvelâ kendimle başlıyorum

    1. Oy kullanmıyorum

    Bir Müslüman olarak, kesinlikle ve kesinlikle, herhangi bir siyasi görüşe (CHP, MHP, HDP, AKP, vs. gibi partilere) mâlik değilim. Zira Rey kullanıyorum. Zira benim için, laik, demokratik ve komünizm zihniyetlerle yönetilen dünya düzenli partilere Rey kullanmak, ancak gereksiz bir meseleden ibarettir. Bu benim şahsi mülahazam. Tabiî bu, şimdiye değin hiç bir Partiye Rey'imi kullanmadım demek değil yani. Bu mülahazalarım yalnızca bundan sonrası için geçerlidir. Hatta ve hatta, değil bir siyasi bir Partiye Rey kullanmak, siyasi bir Partinin olduğu herhangi bir mahalden veya o mahallerden mütevellit olan mülahazaların kulağıma terennüm etmesine bile tahammül edemeyecek kadar bir nefret ve beddua ile dur/ırak olmaya gayret gösteriyorum. Vel-hâsıl-ı kelâm: Bendeniz apolitik biriyim.

    2. Oy kullananlara

    Siyasi atmosfer libasını telebbüs etmiş kimselere gelince: O kimselere de diyorum ki: Eğer sizler gerçekten birer kalbi Müslümansanız, sömürüldüğümüz bu laik, demokratik ve komünizm zihniyetli sistemde hiçbir partiye Rey'inizi kullanmazsınız. Kendinizi bu hakta (Rey kullanma konusunda) sorumlu olarak görmemelisiniz. Ve eğer bir adım atacaksanız, o adımlarınızı Dîn-i Mübin-i İslâm için atmalısınız. Tabiî ki herhangi bir siyasi Partiye Rey kullanıp kullanmamak, her beşerin kendi aklı ile kalbi arasından akıp gelen şahsi mülahazalarına ait bir karar vermeden ibarettir. Zaten kimse kimseye binaen "Sen neden falanca Partiye Rey kullandın?" diyemez. Lâkin bilmelisiniz ki, laik, demokratik ve komünizm zihniyetli sistemlerle yönetilen ülkelerde Rey kullandığınız partilerin iktidara gelme durumundan sonra, bir defa dahi bir ülkeye veya o ülkenin vatandaşının başına bir bela hâsıl olsa, bundan mütevellit olan tahrip ve tağyir hallerin tümü 'Rey' kullananların sorumluluğundadır. Zira Allah-u Teâlâ'ya (c.c) hesap verme günü mutlaka gelecek!..

    ***
    3. Irkçı değilim

    Bu yaşımın mâlikiyim, kendimi bildim bileli, bir Müslüman olarak hiç bir zaman bir insanı (Müslüman olsun, gayrimüslim olsun), "gerek âfâkta" (insanın dış dünya ve madde âlemi'nde), gerek "enfüste" (insanın iç dünyası ve ruh âlemi'nde) ırkından, dinî itikadından ve siyasi görüşünden dolayı yanlış olduğunu düşünerek, fırsat kollayıp, kendisine karşı asla ve kat'a ırkçılık yapmadım. Ve hatta kınamadım bile. Zaten bu ve benzeri yaklaşımlar içine girmem söz konusu bile olamaz. Ve hiç kimse de şahsıma bu hakta en ufak bir metazori kullanarak ya da tatlı dille konuşup, üstünlük ölçütü sağlamak için maddiyatını öne sürerek, kendisinin tarafını unutmamı isteyip, yaratılmış olan -zararsız- herhangi bir kula karşı farklı bir mânâ mefhumu bahanesi içine girmemi ve bu minvalle ırkçılık yapma mı, saldırma mı "zerre-i miskal kadar dahi olsa" (otom parçası kadar bile olsa) isteyemez benden. Zira ben ırkçı değilim!

    4. Irkçılık yapanlara

    Müslüma'ım deyip de, kendi Müslüman kardeşine karşı, aklını ırkçı mülahazalarla donatan ve kendisine sorulduğunda, "Bu minvalle istikamet-i hakikat üzere gidiyoruz. Ve böylece doğru olanı yapıyoruz." diyerek kendinlerini savunan o sözde "sağır, dilsiz ve kör" Müslümanlara binaen seslenerek hem soruyorum hem de diyorum ki: Siz kendi şahsi menfaatleriniz için, kendinizi Müslüman kardeşlerinize veya size hiçbir zararı olmayan herhangi bir gayrimüslime karşı, dili, dinî, ırkı ve mezhebi üzerine kendinizi saat gibi kurup, doğrudan veya dolaylı yollardan gelerek, konuya temas edip, binbir türlü lağviyat ile fitne ateşini yakıp, ırkçılık yaparak ve yaptırarak kazançlı çıkacağınızı mı sanıyorsunuz? Öyle ise şunu iyi bilin ki, siz bu hakta çok yanılıyorsunuz. Böyle ırkçılık yaparak yaşamanız, ancak sizin ebleh olduğunuza alâmettir. Zaten istikamet-i hakikat üzere yaşamadığınız bilinen zâhir bir yalandır. Ve şunu da unutmayın ki, günü geldiğinde elbette bu yaptıklarınızın bedelini fazlasıyla ödersiniz. Daha önce ödeyenler gibi. Yok yok, bu bir tehdit falan değil. Bilakis iyiliğiniz için bir ikazdır. Zira bu, tarihin kaçınılmaz bir gerçeğidir. Öyle ki, dünya tarihinin kuruluşundan bugüne dek, gelmiş geçmiş hiçbir insan yoktur ki, başkasına karşı yaptığı zulmün aynısını veya daha şiddetlisini, aynı ya da ayrı bir kişi, belki de kişiler tarafından kendisine de yapıldığını görmeden ölmüş olsun. Binâenaleyh, sizde mutlaka, ama mutlaka başkalarına karşı yaptığınız bu ırkçılık zulmünün aynısını veya daha şiddetlisini, aynı ya da ayrı bir kişi, belki de kişiler tarafından kendinize de yapıldığını/yaşatıldığını görmeden yaşayıp ölmüş olasınız. Yok öyle bir şey yok! Zira bütün haksızlıkların cezaları ahirete kalabilir, ama zulmün cezası mutlaka ve mutlaka dünyadadır. Tabiî bunu ben söylemiyorum. Âyet-i Kerimeler ve Hadis-i Şerifler bildiriyor. Yani bir insan haksız yere yaptığı zulmün cezasını çekmeden ölmez. Ve eğer gerçekten İslâm'a itikadınız varsa, bu zulüm hakındaki Âyet-i Kelimelere ve Hadis-i Şeriflere bir bkz. İşte zulüm o derece kötüdür. (Not: Fitne çıkaranlar için, Bakara Sûresi - 191-192 . Ayet Âyet-i Kerimelere bkz.)

    ***
    "Sen, Ey ırkçı! Menfaatlerin için ırkçılık yapıp fitne ateşini ilk yakansın. Böylece zulmün yayılmasına ve yaşanmasına yol açansın. "Kâfirlerdde farkın yok, bunu bilesin!" Yandaşlarına gelince: Onlar da senin çıkardığın fitneyle yanan ateşi körüklediler. Bu günaha hepiniz ortaksınız. Ve ölüm tarihiniz: (...) Boşuna yazmayın. Onu Allah-u Te'âlâ'dan (c.c) başka kimse bilemez. Ancak burada bilinen ve kesin olan bir gerçek var ki, o'da yukarıda söylediğimdir. Herkes yaptığı iyi veya kötü her ne varsa, onu yaşamadan ölmeyecek olmasıdır. (Not: Böyle kimselerin 'tövbe-i nasuh' ile tövbe edip, hâllerini düzeltip, helâllik almaları durumunda iş değişir, o başka."

    ***
    Irkçı zihniyetlere bir hatırlatma

    Özgün sanat müziğinin duayeni, Kürt şarkıcı Ahmet Kaya'nın, Kürtler ve Türkler arasında cereyan eden ırkçılık vakıasına binaen ortaya koyduğu şu kısa söyleşi hatırlatarak diyorum ki: "Ben barış taraftarıyım. Bütün ezilen halkların yanındayım. Bir Türk Irkçısına Karşı Kürdüm, bir Kürt Irkçısına karşı da Türküm!" Ve bu konuyu tamamen Müslüman kardeşlerime armağan ediyorum. Zira bendeniz her dinî ve mezhebi İslâm'a, her dili ve ırkı da kendilerine bağlarım. Ve yine devamla...

    Ben ırkçı olmadığım için rahatım.
    Siz ırkçılık yapmaya devam edin.
    Fakat bilmelisiniz ki, ben her zaman

    Müslüman bir Kürt'üm
    Müslüman bir Türk'üm
    Müslüman bir Arab'ım + (Sûriye)
    Müslüman bir Azeri'yim
    Müslüman bir Laz'ım.
    Müslüman bir Alevi'yim
    Müslüman bir Roman'ım
    Müslüman bir Çenen'im
    Müslüman bir Çerkez'im
    Müslüman bir Boşnak'ım
    Müslüman bir Arakan'ım
    Müslüman bir Somali'yim
    Müslüman bir Arnavut'um
    Müslüman bir Pakistan'ım
    Müslüman bir Filistin'im
    Müslüman bir Afganistan'ım
    Müslüman bir Mısır'ım
    Müslüman bir Irak'ım
    Müslüman bir Yemen'im vb. vel-hâsıl kelâm: Ben Müslüman kardeşler topluluğunda bir orta direğim.

    Şimdi, burada kendi kendime şöyle bir soru soruyorum: Ortada kalan bir mütedeyyin olarak, hep mülahazalarla mı kalmalıyım, yoksa daha başka şeylerde mi demeliyim? Kendime cevap veriyorum: Üstte saydıklarım çok dil, tek dîn ve dört mezhep ve çok ırk mâliki olarak kalan kimseler ise, yani Müslümanlar ise, o zaman hepsini gerçek dîn kardeşim olarak kabul ediyorum. Ve ben onları aynen dediğim gibi görüyorum. Yok eğer bu saydıklarım vb. Müslüman değillerse, o zaman ister Kürt, ister Türk, ister Arap, ister Azeri, ister Laz, ister Alevi, ister Roman, ister Çerkez, işter Çeçen, ister Arnavut, vb. olsunlar, fark etmez. Benim için bir hiç sayılırlar. Bir başka ifade örneği ile, hiçbiri ne dîn kardeşim, ne yoldaşım, ne dostum ne de arkadaşım olamazlar. Ancak, gayrimüslimler için şu kadarını söyleyebilirim: Eğer İslâm'a ve hatta bir Müslüman'a zarar vermemiş ve vermeyecek olan gayrimüslimler varsa şayet, o zaman kendilerine ve küfürsüz! fikirlerine saygı duyarım. Allah-u Te'âlâ (c.c) onlara da İslâm'a îman etmeyi nasip etsin diyorum. Âmin. Malûmunuz, Dîn-i Mübin-i İslâm'da bir Müslüman'ın ırzına, canına, maddî ve manevî değerlerine zarar vermemiş olan gayrimüslimlerin, dil, dîn, ırk ve mezhep gibi görüşleri her ne kadar batıl olsa da, saygı duymak İslâmiyet'in şiarındandır. Fakat Müslümanlara zarar vermiş gayrimüslimler ise, (örneğin, şu anda Müslüman ülkelerde çıkartılan fitneler sebebiyle Müslüman kardeşlerimizin ırzlarına, canlarına, maddi ve maneviyatlarına kastedildiği gibi) o gün, o lahza itibarı ile artık biz Müslümanlar için bitmişlerdir. Artık onlar bizden ne saygı görürler, ne iyi bir söz işitirler ve nede güvende olurlar.

    Irkçılık fitnesinin ilk mermisini gayrimüslimler attı. Sonradan Sözde Müslümanım diyenler Müslüman kardeşleri arasında fitne çıkarmaya başladı. Zaman içinde bunun ateşi büyüdükçe büyüdü. Yine zamanla öyle günler oldu ki bu ateş kendilerini de yaktı. Buna sevinenler ise, hep yalnız kaldı. Yalnız bırak alacaklar. Bu yalnızlığı anlayamadığı sana söyleyeyim: İnançlı insanlar için kabir, mahşer ve son durak olan cehennem...

    Evet, görüldüğü gibi, Dîn-i Mübin-i İslâm'da da, bir insana saygı göstermenin, iyi bir söz ile kalbine dokunmanın bile bir ölçüsü vardır. Hele ki bu bir gayrimüslim ise. Binaenâleyh, itikadım sebebiyle zalim gayrimüslimler tarafından şahsıma veya bir Müslüman kardeşime veya ülkeme karşı ırkçılık veya bir başka menfaat için taarruza geçilir veya en küçük bir eylem gerçekleştirilecek olsa, işte o zaman, o lahza Allah ve Resulü indinde olduğu gibi, Müslümanların indinde de zalim gayrimüslimler olduğu kanısı ile en şiddetli cevabı alırlar. Gönül rahatlığı ile tarafımızdan öldürülebilirler. Bu, Müslümanlara saldıran her dil, dîn, ırk, mezhep maliki kimseler için kesinlikle böyle kabul edilir. Zaten edilmelidir de. Tâ ki o kimseler, Müslümanlığı kabul etmiş olsunlar ya da kendi dînlerinde kalsınlar, ama bir Müslüman'a bile zarar vermemiş ve hatta bir Müslüman'a karşı açıktan açığa ırkçılık yapmamış olsunlar. Kendi içlerinde istedikleri gibi yaşasınlar. Ancak o zaman af edilirler.

    İslâmiyet'te ırkçılık yapılamayacağını ve bununla birlikte aynı zamanda gayrimüslimleri kendimize kardeş, yoldaş, dost ve arkadaş bile edinemeyeceğimizi bizlere bildiren bir Ayet-i Kerime ve Bir Hadis-i Şertif ile konuyu sonlandırıyorum.

    Bir Âyet-i Kerime

    Bismillâhirrahmânirrahîm

    Ey îman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o da onlardandır. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. (Maide Sûresi, 5/51. Âyet-i Kerime Bkz.)

    Bir Hadis-i Şerif

    Bismillâhirrahmânirrahîm

    Resulullah (sav) buyurdular ki: "Nefsim yed'i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe (Irkçılık yaptıkça) iman etmiş olmazsınız! Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz şeyi haber vereyim mi? Aranızda Selâm'ı yaygınlaştırın!"

    Ravi: Ebu Hüreyre Kaynak: Müslim, İman 93, (54); Ebu Davud, Edeb 142, (5193); Tirmizi, İsti'zan 1, (2589)

    Müslüman kardeşlerime

    Kardeşlerim, aranızda ırkçılık yapmayın. Hatta size karşı zararı olmayan gayrimüslimlere karşıda ırkçılık yapmayın. İlla ütü yapacak Ve üstüne üstlük savaş çıkaracaksınız sizlere şu hatırlatmayı yapayım.

    Hatırlatma

    1922 yılında Çin'in Şangay şehrinde kurulan ve bugüne kadar gelen ve, o gün bugündür Çin'i yöneten Çin Komünist Partisi (ÇKP), 1949 yılından bu yana hâkimiyeti altında tuttuğu Müslüman Doğu Türkistan'da 35 milyondan fazla Müslüman kardeşimizi şehit etmelerini ve hâlâ da devam eden bu vahşeti hatırlayın! Yine çıkartılmış bir fitne ile Suriye'nin kendi içindeki iç savaşını hatırlayın! Yine ABD'nin Irak'a, Afganistan'a, vb. Müslüman ülke kardeşlerimize saldırmasını hatırlayın! Ayrıca Avrupa ülkelerinde Müslüman kardeşlerimize karşı yapılan ırkçı saldırıları ve yakılıp yıkılan evlerini, cami ve mesirelerimizi hatırlayın! Yoksa siz Mısır da olanları unuttunuz mu?

    Konuyla ilgili son üç Âyet-i Kerime

    Bismillâhirrahmânirrahîm

    1. Müminler ancak kardeştirler, öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin, Allah’a itaatsizlikten sakının ki rahmetine mazhar olasınız. (Hucurat Sûresi, 49/10. Ayet-i Kerime bkz.)

    2. Nisa Sûresi, 4/88. 89. 91. 92. ve 93. Âyetlere bkz.

    2. Bakara Sûresi, 2/191. ve 192. Âyet-i Kerimeler için bkz

    3. Tövbe Sûrsei, 9/5. Âyet-i Kerime için bkz.

    4. Bun hakata olan Hadis-i Şeriflere bkz.

    Müslüman kardeşlerime Selâm ve dua ile vesselam...
  • (Gazi Üniversitesi, Ziya Gökalp Sempozyumu,
    Ankara, 8 Mart 2004)
    Seksen dört yıl önce, 25 Ekim 1924 tarihinde, Büyükada'daki
    evinden sedyeyle getirildiği Taksim-Harbiye arasındaki Fransız
    Hastanesi'nde öldü. Kesin bir tanı konulamamıştı, bir süredir devam
    eden hastalığına aksi olsaydı bile ülkenin ve adı geçen sağlık
    kurumunun o günkü yetersiz koşullarında bir şeylerin yapılabilmesi
    pek mümkün olmayacak gibiydi. Herhalde, çok geç kalınmıştı...
    İstanbul'un o güne kadar tanık olmadığı görkemli bir kalabalığın
    elleri üzerinde taşınan na'şı, Ayasofya Camiinde cenaze namazı
    kılındıktan sonra Çemberlitaş yakınındaki II. Mahmut Türbesi'nin
    haziresinde toprağa verildi. Güzel bir kabir yaptırdı sevenleri
    onun için.

    Asılları Diyarbakır Müzesi'nde bulunan eski harflerle el yazılı notlarla kardeşi Nihat Gökalp, ağabeyinin son gün ve saatlerini bir asker titizliğiyle kayda geçirmiş: “Merhum ağabeyimin sıhhatinin fenalaşmasından bir gün önce,
    23 Ekim 1924 cuma günü dimağında su toplandı. Bunun alınması
    halinde iyi bir sonuç sağlanabileceği söylendi. Doktorlar da aynı
    kanıdaydılar. Aile reisi olarak ben ve yengem Vecihe Hanım (bu konuda)
    bir senet imzalayarak verdik. İçi boru olan bir mili merhumun
    omuriliğine soktular. Büyük bir tasın içine, dimağdan geldiğini
    söyledikleri bir kilo kadar bulanık bir su aktı. Fakat bu ameliyenin
    (işlemin) bir yararı olmadı. Merhum, son günlerinde ağızdan gıda
    alamadığından (sözünü ettiğim) milin bir benzerini, ucu midesinin
    içine geçinceye kadar (ağızdan) sokuyorlar ve bununla midesine
    sıvı bir gıda akıtıyorlardı.. .
    (Hastamız) Pangaltı'daki Fransız Hastanesi'nin ikinci katında bulunan
    38 numaralı odada tedavide idi. Telefonu, Beyoğlu 138...

    Son saatleri: Cumartesi, 24-25 Ekim 1340 ( 1924) gece saat 22 sıralarında
    nabızları düşmeye ve hafif can çekişme belirtileri görülmeye
    başlandı. Sabaha doğru, saat iki buçukta, bu durum kademeli olarak
    artarak 4.49'da ruhunu teslim ettiler. Bundan sonra bile yüzü nurlu idi
    ve tazeliğini koruyordu. Bunları saat 5.40'ta yazıyorum...
    Yedek subaylarımızdan şehit Enver Bey'in eşi olan hastabakıcı Madam
    Roz ile hemşire Matmazel Maryel Vis (gece boyunca) yanımızda
    bulundular. Bu muhterem hanımlar büyük bir özen ve üzüntüyle hizmet
    ediyorlardı...

    Sözünü ettiğim Madam Roz'un yetim (kalmış) çocukları şunlardır:
    Zeki Enver ve Şahap Enver beyler. Büyüğü on bir, küçüğü beş yaşlarında
    idi ve İstanbul'da oturuyorlardı. Şehit subay yavruları olmaları nedeniyle
    her ikisi de Kuleli Askeri Lisesi ilkokul sınıflarına alınmışlardı...

    Ankara'dan, reisicumhur ve arkadaşları ile Büyük Millet Meclisi ve
    hükümet adına bir heyetin yanı sıra İstanbul'daki bütün resmi ve gayri resmi kurumların temsilcileri, ayrıca, halkın pek önemli bir kısmı
    en derin bir teessür içinde cenaze ve defin törenine katıldılar. Daha
    önce hastanede ölüm raporu imzalandıktan sonra merhumun na'şı
    saygıyla ölü odasına alınmış ve lambaları sabaha kadar yanık bırakılan
    bu odada tutulmuştu. Türk Ocağı (yetkililerinin) başvurusu ve
    bizlerin izni ile merhumun yüzünün kalıbı alçıya alındı. Büstü veya
    heykeli yapıldığında bu (masktan) yararlanılacakmış.. .
    Bu notları 24-25 Ekim cumartesi ve pazar günleri aldım. Nihat Gökalp
    ...

    2001 yılının Mayıs ayında. Hulki Cevizoğlu imzasıyla Aktüel ve Mevlut U. Yılmaz imzasıyla da Yeni Düşünce dergisinde çıkan yazılarda, Ankara Etnografya Müzesi'nde Ziya Gökalp'in kesik sağ elinin mumyasının olduğu iddiası ortaya atılmış ve bu iddia fotolarla da desteklenmişti. İşin ilginç yanı, müze yetkilileri bu konuda kesin bir şey söylemiyorlardı:
    Bu, gerçekten bir elin mumyası mıydı yoksa bir mulaj mı? Her ne amaçla
    olursa olsun birilerinin Ziya Gökalp'in elini düpedüz kesmiş olması, kardeşi Nihat Bey'in bir dakika bile yanından ayrılmadığı bir ortamda olanaksız gibi görünüyor. Bu konu gene de, daha fazla vakit geçirilmeden adı geçen müze ilgililerince aydınlatılmalıdır.

    25 Ekim 1924 pazar günü öğleye doğru Anadolu Ajansı bütün
    yurda ve dünyaya şu tebliği yayımladı:
    Türk vatanı en büyük ilim adamını kaybetti. Milli Mücadele (azminin)
    ruhu olan milliyet fikirlerini yaymak suretiyle Ziya Bey'in yerine getirdiği hizmetler, Türk milletinin kalbinde sonsuz bir minnet
    (duygusu) bırakmıştır. Anadolu Ajansı, bu büyük kayıp karşısında
    duyduğu derin üzüntüyü belirtir ve ulusumuza başsağlığı dileklerini
    sunar...
    Gökalp ailesine gelen yüzlerce taziye telgrafının tam sayısı belli değildi ama içlerinden birinin yeri başkaydı: İstanbul Vilayeti vasıtasıyla (Diyarbakır mebusu) Ziya Gökalp Bey'in refikası hanımefendiye: “Muhterem eşiniz Ziya Gökalp Bey'in bütün Türk âlemi için acı
    veren bir kayıp oluşturan ebedi yokluğunun yarattığı başsağlığı
    duygularımı ve Türk milletinin samimi ve kalpten üzüntülerini yüksek
    kişiliğinize arz eder ve Türk millet ve hükümetinin büyük düşünürün
    ailesi hakkındaki müşfik duygularını temin ederim, efendim.
    Ankara, 26 Ekim 1924, Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal

    Reisicumhurla aynı gün Latife Gazi Mustafa Kemal imzasıyla
    Latife Hanım da Ziya Gökalp Bey'in refikası hanımefendiye başsağlığı
    dileklerini arz ediyordu.

    Başvekil İsmet Paşa'nın telgrafı ise şöyleydi:
    Büyük alimin kaybı ile memleketin uğradığı felaket içinde muhterem
    ailenizin duyduğu derin üzüntüye bizler de ailece katılıyoruz.
    Cenab-ı Hak'tan (sizlere) teselliler niyaz ederim.
    İsmet

    Ziya Gökalp'in insan olarak kişiliğine; düşünce ve ülkülerine
    olan ilgi bunca yıl sonra da eksilmeden sürüp gidiyor. Birkaç örnekle,
    gazeteci Taha Akyol köşesinde onun yaşayan fikirleriyle
    hala bir ışık olduğunu belirtiyor ve bir anma toplantısı düzenleyen
    İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nü
    ve De kan Prof. Korkut Tuna'yı yürekten kutluyordu.

    İlhan Selçuk, hayli buruk da geçse Cumhuriyet'in 83'üncü yıl dönümü törenler ve aydın ve bilinçli çevrelerde geleceğe dönük endişelerle kutlanırken, Gökalp'in ilk kez Tanin gazetesinde 20 Aralık 1915 günü yayımlanan ve
    Benim dinim ne ümittir, ne korku,
    Allah'ıma sevdiğimden taparım!
    dizeleriyle başlayan ünlü şiirinin tamamına Penceresinde yer
    veriyor ve şöyle diyordu:
    Milli Kurtuluş Savaşı'ndan sonra kurulan laik Türkiye Cumhuriyeti,
    Ziya Gökalp 'in şiirinde kendisini bulmuştu. Ama ne yazık (Cumhuriyetimiz)
    tarikat ve cemaat furyasında ulusal benliğini yitirdi...


    Oktay Akbal da üzüntülüydü ve sitemlerini açıkça yöneltiyordu
    “Orasıdır Senin Vatanın Diyen Adam” başlığıyla yayımlanan
    Evet/Hayır köşesinde: Ziya Gökalp şair, felsefeci, yazar ve devrimci kişiliğiyle; yapıtlarıyla,
    öngördüğü düşünceleriyle yaşayan bir bilge. Mustafa Kemal öncülüğündeki
    atılımların baş destekçisi... Türklük, Türkiyelilik, alt kimlik, üst
    kimlik gibi tartışmaların üstüne çıkmış bir Doğulu yurttaşımız... Atatürk'ün
    Ne mutlu Türk'üm diyene gerçeğini kimliğiyle kanıtlamış... Daha 1910'larda Türklüğü, Türkçe'yi, gerçek Müslümanlığı anlatmak, öğretmek, benimsetmek için şürle, kitapla, konuşmalarla büyük çaba harcamış bir büyüğümüz. Ama bizler unutkan insanlarız. Böyle bir öncüyü ancak ölüm yıldönümlerinde zorlukla anımsıyoruz...

    Fıkra, makale, kitap, hitabe... Hepsi toplumların aydınlanmasında
    etkilidir ama en güçlü, en kalıcı olan, iç dünyamızda yer eden şiirdir.
    Gökalp de bunu yapmış, kendinden sonrakilere en uygun öğütleri bırakmış
    biri... Prof. Cavit Orhan Tütengil'e (toplumbilimci, felsefeci,
    1921 - faili meçhul kalmış bir cinayet sonucu 1979) göre Ziya Gökalp'in
    etkisi ölümünden sonra da sürmektedir. Prof. Emre Kongar'a
    göre ise Geç kalmış ulusallaşmanın kuramsal temellerini atan bir
    düşünce adamıdır.

    Başka bir Cumhuriyet yazan, Hikmet Bila, bugünleri düşündüren bir de alıntı yapmıştı köşesinde; devrim tarihimizin unutulmaz bir ismi olan gazeteci, yazar ve siyaset adamı Falih Rıfkı Atay'dan (1894-1971): “Türkçülük ve Türkçüler, hiçbir politikaya karışmasalar bile suçlu ve sorumlular arasındaydılar! Mütareke edebiyatında cinayet yerine geçen şeylerden biri de Türkiye'de milliyet hissini uyandırmaktı. Sanki bütün felaketlere o yüzden uğramıştık. Maarif nazırlarından biri, mektep kitaplarından Türk kelimesinin çıkarılmasını istemişti. Türklükten kaçan kaçanaydı.”

    Bunları yazıyordu, aralarında görüş ayrılıkları olduğunu herkesin bildiği Taha Akyol, İlhan Selçuk, Oktay Akbal ve Hikmet Bila gibi kimi seçkin köşe yazarları. Taha Akyol üstelik İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde düzenlenen Ziya Gökalp'le ilgili bir anma toplantısı nedeniyle Dekan Korkut Tuna'yı -haklı olarak- kutluyordu.

    Kim bu adam? Ne gerek var onu anmaya?
    Ölümünün 8O'inci yılına rastlayan 2004'te Ankara'da Gazi Üniversitesi
    Ziya Gökalp'le ilgili bilimsel bir toplantı, bir sempozyum
    (seminer) düzenlemeye karar verdi. Çalışmalar 8-9 Mart
    günlerini kapsayacak ve rektörlüğün Mimar Kemaleddin Salonunda yapılacaktı. Sempozyumun konusu Ziya Gökalp – Ulus Devlet ve Küreselleşme olarak belirlenmişti. Doğrusu, ülkenin ve dünyanın güncel sorunlarına ışık tutmaya açık bir konu seçilmişti.
    Bununla da yetinmeyen üniversite yönetimi, günler öncesinden
    Ankara ölçeğinde tanıtımı yapılan halka açık sempozyumu
    daha da çekici hale getirmek için bir de konser düzenlemişti.
    Rektör Profesör Dr. Rıza Ayhan, herkesi, Ziya Gökalp'in Anısına
    Türk Dünyası Müziğinden Örnekler konserini onurlandırmaya
    davet ediyordu. Bitmedi! Sayın rektör, yapacağı açış konuşmasından sonra Ziya Gökalp'in hayatta kalan tek kızı olan Türkan
    (Gökalp) Yurtcanlı (doğum. 1918) Hanımefendi'ye özenle hazırlanmış
    görkemli bir de anı plaketi sunulacaktı.

    Gazi Üniversitesi böylece, kendisini yurduna ve halkına adamış
    bir büyük düşünür ve bilim adamını tam da zamanında gündeme
    taşımakla kalmamış, onun, seksen altı yaşındaki (bu kitap
    yazılırken doksan yaşındaydı) kızını da unutmamıştı:
    Plakette şu sözler okunuyordu:
    Sayın Türkan Gökalp, Türk düşünce ve siyaset hayatının önemli
    isimlerinden fikir adamı ve düşünür babanız Ziya Gökalp adına düzenlenen
    Ölümünün Sekseninci Yılında Ziya Gökalp-Ulus Devlet ve
    Küreselleşme Sempozyumu anısına şükranlarımı sunarım.
    8 Mart 2004, Profesör Dr. Rıza Ayhan, Rektör

    Ya katılanlar? Böyle bir sempozyumda tebliğlerini sunmak ve konuşmak için yapılan daveti kabul ederek kimler gelmemişti ki Ankara'ya? Gazi'den Prof. Dr. Semih Yalçın, Mümtazer Türköne, Çağatay Özdemir, Necmeddin Sefercioğlu ve Ahmet Bican Ercilasun dışında, Ankara Üniversitesi'nden Prof. Dr. Anıl Çeçen ile Sina Akşin, Hacettepe'den Prof. Dr. Umay Günay ile Başkent Üniversitesi'nden Prof. Dr. Fikret Eren...

    Sonra İstanbul ve başka illerden
    gelenler. İstanbul Üniversitesi'nden Prof. Dr. Mustafa Erkal,
    Korkut Tuna ve Doç. Dr. Özcan, Marmara'dan Prof. Dr. İnci
    Enginün ve Bilken'ten Prof. Dr. llber Ortaylı... Gaziantep Üniversitesi'nden
    Prof. Dr. Hikmet Yıldırım Celkan ile Süleyman Demirel'den
    Prof. Dr. Bayram Kodaman...

    Osmanlının, İstanbul'daki bir tek Darülfünundan 100'ün üzerinde üniversite yaratan Cumhuriyet'in bilim adamı çocukları Ziya Gökalp'in öncülüğünü yaptığı ulus devlet kavramı üzerinde tebliğ sunmak ve görüşlerini belirtmek için toplanmıştı başkentte. Dinleyicilerin çoğunluğunu da Cumhuriyet'in eğitimcileri
    ile öğrenciler oluşturuyordu.

    Seçkin bir kalabalığın doldurduğu salonda, 8 Mart 2004 Pazartesi günü Rektör Prof. Dr. Rıza Ayhan kısa bir konuşmayla Ziya
    Gökalp'i andı ve sempozyumun amacını açıkladıktan sonra hazırlanan
    plaketi sunmak üzere Türkan Gökalp'i sahneye davet etti.
    Çok istemesine karşın, doktorları izin vermediği için ne yazık ki
    gelememişti Türkan Hanım ve en derin şükran duygularını Gazi
    Üniversitesi rektör ve yetkililerine iletmek üzere kızı Sevinç Karacan'ı
    görevlendirmişti.

    Oğlu Oğuzhan'la birlikte Ankara'ya gelen Sevinç Hanım sunulan
    plaketi aldı, teşekkür etti ve yerine oturdu.
    İlk gün öğleden önce, Küresel Tehdit, Ulus Devlet ve Türkiye
    konuşulacaktı. Sırasıyla Profesör Erkal, Çeçen ve Tuna tebliğlerini
    sundular ve alkışlandılar. Öğleden sonrasının konusu ise Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne Geçişti. Oturum başkanı Profesör Eren, program gereği ilk sözü Prof. Dr. llber Ortaylı'ya verdi. Sempozyuma katılanlar ve dinleyiciler, son yılların bu, çok moda ve hemen her taşın altından çıktığını gördüğümüz; Kırım'ın (efe kentinin Ortay köyünden, Avusturya doğumlu tarihçiyi dinlemeye hazırlandılar . . .
    .. . Ve, film koptu! Bu ilginç zatın konuşmalarındaki biraz alaycı ve
    dinleyicileri küçümseyen, aşın bilgiç tavırların yabancısı olmayanlar
    fazla şaşırmadılar ama salonda birden buz gibi bir hava esti...
    Neler söylüyordu ünlü (!) tarihçimiz: Kimdi bu Ziya Gökalp?
    Falanca sosyoloğun kötü bir kopyası değil miydi? Onunla ilgili olarak buraya toplanıp konuşmaya değer miydi? Herkes hayretle birbirine baktı: Madem Ziya Gökalp, hakkında toplantılar düzenlemeye değer biri değildi, o halde neden gelmişti buraya kendisi? Yaptığı, yalnız Ziya Gökalp'in anısına, onu sevenlere,
    dinleyicilere, salonda hazır bulunan yakınlarına ve hepsinden önemlisi Gazi Üniversitesi'nin rektör ve yöneticilerine düpedüz hakaret değil miydi? Böyle uluorta konuşmak bir bilim adamına yakışır mıydı?
    Sevinç Karacan duyduklarını, kulaklarına inanamadan bir süre
    sabır ve şaşkınlık içinde dinledi. Kalkıp Bay Ortaylı'yı susturmayı ve ona aynı kürsüden cevap vermeyi düşündü ama sinirden tittriyordu.
    Bunu yapacak durumda olmadığını hissetti ve iyi ki annemi o yaşlı ve hasta halinde getirmemişim... diye düşündü; sert bir hareketle birden yerinden kalkıp salonu terk etti. Yetkililer arkasından koşturarak, yapılan konuşma nedeniyle
    kendisinden özür dilediler... Bu sözlere kesinlikle katılmadıklarını
    ve kendilerinin de çok üzgün olduklarını belirtip “Böyle bir şeyin
    başımıza geleceğini bilseydik bu zatı elbette davet etmezdik!..” dediler, ama büyük bir sarsıntı geçiren Sevinç Karacan'ı salona dönmeye razı edemediler. Titreyen elleriyle biraz önce dedesinin anısına verilen plaketi bu yetkililere iade etmeyi düşündü ama hemen vazgeçti. Ne suçu vardı Gazi Üniversitesi'nin?
    İlk vasıtayla İstanbul’a döndü, oğluyla birlikte.
    Sempozyum beklenmedik bir skandalla fiilen sona ermişti ama davetli profesörlerden bir bölümü organizatörlere ayıp olmasın diye 9 martta yapılan ikinci günkü çalışmalara da katıldılar. Profesör tarihçi Bay Ortaylı ise bir daha ortalıkta görünmedi.
    Sayın Sevinç Karacan'dan dinlediklerimi, olayların tanığı olan
    -ulaşabildiğim- profesörlerin hepsi doğruladılar. Bir farkla ki, Bay
    Ortaylı’nın Gökalp hakkında kullandığı sözcükler aslında bu kitaba
    alınamayacak nitelikteydi. Konuştuğum hocalardan biri, Gaziantep
    Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü Başkanı
    Profesör Dr. Hikmet Yıldırım Celkan şunları söyledi bana:
    Onu tanıyan bazı hocalar 'Aldırmayın! Bu adam hep böyledir.' dediler, ama çoğumuz büyük bir infıal içindeydik. Benim konuşma sıram ertesi gündü. Ona cevap vermek için (Sayın Celkan burada farklı bir söylem kullanıyor) 9 martı bekledim. Ama gelmedi. Sanırım, gelemedi. Kaybolmuştu ortalıktan. Kimse de
    nerede olduğunu bilmiyordu. Oysa böyle toplantılardan sonu gelmeden
    ayrılmamak bilimsel nezaket gereğidir. Biz nasıl o konuşurken hazır bulunmuşsak onun da kendisinden sonra konuşacakları dinlemesi gerekmez miydi?”

    Ziya Gökalp'in torunu Sevinç Karacan ve sanayici eşi Şahin Bey'le, İstanbul Suadiye'deki evlerinde uzun söyleşilerimiz oldu. Dedesi öldüğünde annesi altı yaşındaydı. O nedenle, Ziya Gökalp'le ilgili olarak bildikleri, Seniha ve Hürriyet teyzelerinden dinledikleriyle sınırlıydı. Özellikle, hiç evlenmeyen ve yaşamı boyunca babasının kişiliği, kitapları ve benzeri çalışmaları konusunda sürekli kafa yoran Hürriyet Teyze'sinden duyduklarıyla: “Böyle bir insanın torunu olmak elbette gurur verici bir şey, ama size belli sorumluluklar da yüklüyor. Sürekli, 'Nasıl ona layık bir insan olabilirim?.. ' diye düşünüyorsunuz. Dedem, insanlara çok değer verir, başta kendi ailesi olmak üzere herkese sevgi ve anlayışla yaklaşırmış. Sinirlenip öfkelendiğini gören olmamış... Bunun yanı sıra, kendisini bütünüyle ülke sorunlarına verdiği için çocuklarıyla yeterince ilgilenememiş. Başka babalar gibi akşam olunca evine gelmesini beklerlermiş, ama o gelmezmiş. Ömrü hep ailesinden uzaklarda geçmiş, diyebiliriz. Limni ve Malta'dan yazdığı yüzlerce mektupla çocuklarının baba eksikliğini duymalarını bir ölçüde önlemeye, onlara varlığını kanıtlamaya çalışmış olmalı. Anneannemin ömrü ise eşinin öldüğü veya padişaha karşı olduğu için öldürüldüğü haberinin her an gelebileceği korkusuyla geçmiş . . .
    Bir de üzüntüsü var Sevinç Hanım'ın. Diyor ki: Evet, dedemin kendi kızlarıyla
    yeterince ilgilenemediği, onların geleceğini düşünmeye fırsat bulamadığı doğru, ama 'Ben yalnız üç kızımın değil, bütün Türk çocuklarının babasıyım! . .' dediği de doğrudur. Peki, bugünün gençlerine, çocuklarına onu tanıtmak için ne
    yapılıyor? Ziya Gökalp bir 'Alageyik' şiiriyle geçiştirilebilir mi? Eskiden hiç olmazsa TRT' de zaman zaman onunla ilgili programlar yapılırdı. Sonra bıçak gibi kesildi bunlar. TRT'ye kimliğimi belirterek bunun nedenini sordum. Bir süre sonra mektupla cevap geldi kendilerinden: 'Kim olurlarsa olsunlar, ölümlerinin üzerinden elli yıl geçtikten sonra artık hiçbir Türk büyüğü için anma yahut benzeri bir program yapılmazmış! Anılmasın, demiyorum, ama örneğin bir Mehmet Akif hiç aksatılmadan her yıl anılmıyor mu? Ve daha başkaları da. .
    Mevlana'yı 800 yıl sonra bile anmadık mı? Andık da fena mı oldu? Toplum için
    önemli işler yapmış ölümsüzleşmiş insanlar 'Aradan elli yıl geçti,
    artık yeter.. .' denilerek unutulmaya nu terk edilmeli? . .

    “Seniha, hatta Hürriyet Teyzem Birinci Dünya Savaşı'nın güçlük
    ve kıtlık günlerini çok iyi hatırlayacak yaştaydılar. Onlardan dinlemiştim.
    Dedem o tarihlerde ülkeyi yöneten İttihat ve Terakki
    Fırkasının en etkili isimlerinden. . . Bir akşamüstü 'parti' den gelen
    bir adam piyasada bulunmayan bazı erzakla bembeyaz francalalar
    getirir. Dedem müthiş sinirlenir ve adamı 'Bunları al ve kim
    gönderdiyse ona götür. Halk yiyecek ekmek bulmazken boğazımdan
    geçer mi? . . ' diyerek kapıdan kovar. Özellikle, hemen herkesin
    kendi çıkarından başka bir şey düşünmediği günümüzde böyle yüce ruhlu bir insanın bilenlere anımsatılmasında, bilmeyenlere de öğretilmesinde ne salonca olabilir? Aradan elli yıl değil çok daha fazlası geçmiş olsa bile...

    Söyleşimiz sırasında Sevinç Hanım'dan annesiyle ilgili bilgi istiyorum. Biliyorsunuz, doksan yaşında ve kimi sağlık sorunları olsa da iyi sayılır. En sevindirici olanı da zihni pırıl pırıl. Benim ve eşimin gözetimi altında çok yakınımızda oturuyor. Kendisini her gün muhakkak görür ve her ihtiyacını karşılarım. Yirmi dört saat yanında eğitimli bir yardımcısı var...

    Biliyorum, babası tutuklanıp sonra da Malta'ya sürüldüğünde kundakta, dedeniz 'esaretten' kurtulduğunda ise üç yaşındaydı. Öldüğünde ise altı. Gene de onu görmek ve tanımak isterdim. Ziya Gökalp'ten bizlere kalan bir armağan kendileri...
    -Ben de isterim bunu, ama korkarım mümkün olmayacak. Nedenine
    gelince annem, aldığı terbiye gereği yeni biriyle tanışacağı zaman muhakkak hazırlık yapmalı. Ona göre giyinmeli, saçlarını yaptırmalı! Ama bugünkü durumu buna elverişli değil. Yürüme güçlüğü var bir de...
    -Küçük ve masum bir hileyle çok geçmeden bana bu imkanı sağlıyor
    Sevinç Hanım. Birlikte evine gidiyoruz. Babası Malta'da iken
    ablalarını o benim babam... diyerek kızdıran -neredeyse- doksan yıl öncesinin kocaman, zeki gözlerle bakan Türkan’ı karşımda “Babasının sevgili küçük kızı şimdi tam bir hanımefendi.” Biraz, yaşlanmış, o kadar. Kızının ister istemez hazırladığı “Anne seni çok güvendiğim bir doktor dostumuz ziyaret edecek... hilesini (?) anlamaz göründüğü hemen belli oluyor. Kitabın durumunu sorunca
    Çıktığında ilk size getireceğim... diyorum.” Babasının 1924 sonbaharında Büyükada'dan sedyeyle hastaneye götürülüşü sırasında neler hissettiğini anlatırken gözleri doluyor. Ne kadar büyük ve insanın adeta derinliklerine işleyen gözler bunlar... Durup dururken, Babam da çok sevdiği ve hiç dilinden düşürmediği Namık Kemal gibi kırk sekiz yaşında ölmüş . . . diyerek şaşırtıyor
    bizi.
    Ayrılırken Kabul ederseniz gene geleceğim . . . diyorum.
    Gülümseyerek cevap veriyor: Bekleyeceğim. . .

    Ziya Gökalp'i görmüş gibi, onunla konuşmuş gibi oluyorum.
    Bu kitabı yazarken en büyük şansım Ziya Gökalp'in, hepsi de
    önemli ülke hizmetlerinde bulunmuş seçkin yakınlarını tanımak
    oldu. Tıpkı zarif torunu Sevinç Hanım gibi büyük bir içtenlikle
    beni desteklediler. Bildiklerini ve ellerindeki belgeleri, resimleri
    benimle paylaştılar, yararlanmama sundular.

    En başta, doksan altılık koca çınar; öğretmen, bürokrat, yazar
    ve hukukçu Diyarbakırlı Reşid İskenderoğlu'nu (doğm. 1912)
    saymalıyım: Ziya Gökalp'in annesi Zeliha Hanım'ın ağabeyi, Osmanlı
    Meclis-i Mebusan üyelerinden Pirinççizade Arif Efendi'nin
    torunu Reşid Bey. Kadim dostum ve meslektaşım Fethi Pirinççioğlu
    da öyle. Onun kızı, değerli turizmci Yasemin Pirinççioğlu olmasaydı
    Sayın İskenderoğlu ile Gökalp kardeşleri, dolayısıyla Sayın
    Türkan Yurtcanlı ve Sevinç Karacan'ı tanımayacaktım.

    Evet! Mete ve Turfan Gökalp kardeşler. . . Ziya Gökalp'in kardeşi
    Nihat Gökalp'in çocukları. Mete Bey, önemli bankacılık görevlerinde
    bulunmuş, TBMM Bütçe ve Plan Komisyonu'nda Maliye
    Bakanlığı'nı temsil etmiş deneyimli ve uzman bir yönetici.
    Turfan Bey ise Türk Hava Kuvvetleri'nde tuğgeneral rütbesiyle
    emekli olmuş bir asker. 700 saatlik jet av-bombardıman (uçakları)
    pilot deneyimi var. Hava Harp Okulu Öğretim ve Hava Kuvvetleri
    Komutanlığı Personel Dairesi başkanlıkları görevlerini başarıyla
    üstlenmiş.

    Reşid İskenderoğlu; Mete ve Turfan beyler... Onlarla yaptığım
    görüşmelerden söz edeceğim. Ah, keşke bir de sayısız yapıta imza
    atmış çok değerli oyun yazarı, şair ve doktor Orhan Asena'yla
    (1922-2001) görüşebilseydim! Ziya Gökalp'in ablası Sacide Hanım'ın
    torunuydu Orhan Asena. Onu, 1981 yılında Diyarbakır Üniversitesi'nde
    yaptığı Atatürk ve Diyarbakır konulu ilginç tebliğinden bölümleri kitabıma alarak anmaya çalışacağım.

    Ziya Gökalp'in, üstelik okul ağabeyim olan bir yakını daha var ki, Diyarbakır'daki müze evini ziyaret ettiğimde içim nasıl
    da sızlamıştı: Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956)! Şiirimizin,
    dramatik yaşamı en verimli olabileceği çağda noktalanan romantik
    ve talihsiz çocuğu. Ziya Gökalp'in annesi onun dedesinin
    kardeşi, babası Sıtkı Tarancı'nın da halasıydı. Otuz Beş
    Yaş şiirinin şairinden söz edilince ister istemez bir başka büyük
    şair geliyor akıllara: Ziya Osman Saba (1910-1957). Cahit
    Sıtkı Tarancı'nın Galatasaray'da en yakın arkadaşı. Ayın yıl
    doğmuşlar ve Saba, arkadaşını öbür tarafta yalnızca bir yıl
    bekletmiş. Oktay Akbal, Ziya Osman Saha'nın ardından Yaşadığımız
    dünyanın çirkinlikleri karşısında onun kadar yücelebilmiş,
    onun kadar ermiş kişiliğine çıkabilmiş başka kimse düşünülemez diyordu.

    Cahit Sıtkı Tarancı'ya dönersek. Dedesi Hacı Hüseyin Efendi,
    Pirinççizade Hacı Salih Ağa’nın oğluydu. Babası Sıtkı Efendi Soyadı
    Kanunu çıkınca Tarancı soyadını aldı. Orta Asya'daki bir
    Türk boyunun adıydı Tarancı. Gelin, ülkemizin şu talihsiz günlerinde ondan dizelerin gölgesine sığınalım:

    MEMLEKET İSTERİM
    Memleket isterim
    Gök mavi, dal yeşil, tarla san olsun,
    Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.
    Memleket isterim
    Ne başta dert ne gönülde hasret olsun,
    Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
    Memleket isterim
    Ne zengin fakir, ne de sen ben farkı olsun,
    Kış günü herkesin evi barkı olsun.
    Memleket isterim
    Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun,
    Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

    İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin efsane hocalarından
    Profesör Sadri Maksudi Arsal'ı (1880-1957) Atatürk bir gün Çankaya'ya
    davetle, kütüphane odasında kabul eder. İsmet İnönü'yle birlikte
    bir Anadolu haritası üzerine eğilmiş çalışmaktadır. Arsal'a
    dönerek bu dağların bağ haline getirilmesiyle hem yeşilliğin sağlanacağını
    hem de alınacak ürünle ekonomiye katkıda bulunulacağını,
    üstelik iklim bakımından da iyi olacağını söyler.

    ATATÜRK
    Atatürk'üm eğilmiş vatan haritasına
    Görmedim tunç yüzünde böylesine geceler
    Atatürk n'eylesin memleketin yarasına
    Uçup gitmiş elinden eski makbul çareler.


    Nerde İstiklal Harbi'nin o mutlu günleri,
    Türlü düşmana karşı kazanılan zafer,
    Hiç sanmam öyle ağarsın bir daha tanyeri,
    Atatürk'üm ben ölecek adam değildim der.

    Git hemşerim, git kardeşim toprağına yüz sür,
    O'dur karşı kıyıdan cümlemizi düşünür,
    Resimlerinde bile melül, mahzun görünür,
    Atatürk'ün kabrinde rahat uyumak ister.
    (1947)

    Kısa bir şiir daha Yeter ki Gün Eksilmesin Penceremden diyen
    Cahit Sıtkı Tarancı'dan. Aralık 1951 'de söylenmiş. Diyarbakırlı
    ya, köklerini tartışanlara cevap verircesine Türk yüreklerimizden
    söz ediyor:

    ATATÜRK'Ü DÜŞÜNÜRKEN
    Ne şairane mevsimdi sonbahar
    Bahçeleri talan eden bir deli rüzgârdı,
    Kırılan dal, düşen yaprak, şaşkın uçan kuşlar.
    Eskiden sonbaharın bir güzelliği vardı.

    Gel gör ki Atatürk'ün ölümünden bu yana
    Sonbahar bir tuhaf bir başka geliyor,
    Vatan gerçeklerini hatırlatıp insana
    Türk yüreklerimizi burka burka geliyor.
  • 112 syf.
    ·Puan vermedi
    Küçüklüğümde hariciyenin ne demek olduğunu bilmez ve koğuş yazdığı için hapishane ile ilgili olduğunu sanırdım. Sonradan öğrendim ki hapisaneden farksız bir hastane odasında yaşanan hayatta kalma savaşı imiş.
    Okumadan önce bir şeyi daha öğrendim ki bu kitap Peyami Safa'nın kendi biyografisi imiş aslında...
    Okumak nasip oldu...
    Yazarın betimlemelerine psikolojik tahlillerine hayran kaldım. bir insanın iç dünyası hisleri bundan daha anlatılabilir mi bilmiyorum. 
    Çünkü hemen hemen her cümle için “bu cümle böyle de söylenebiliyor muymuş vay be!” dedirten bir kitap okudum. Bunu birde Sabahattin Ali de görüyoruz.

    Mesela şu alıntıya bakın ne kadar hisli bir insan

    "Ve baktım: Minderde üstüste konmuş iki yastık. (Demek annem biraz rahatsızlanmış ve buraya uzanmış) Masanın yanında rafın önüne çekilmiş bir sandalye. (Demek annem raftan bir ilaç şişesi almış.) Ha... İşte masanın üstünde bir şişe: Kordiyal (Demek annem bir fenalık geçirmiş.) Minderin üstünde ıslak, buruşuk bir mendil. (Demek annem ağlamış.)

    Benim de bu şişeye, iki yastığa ve bir mendile ihtiyacım var, ben de Kordiyal alacağım, uzanacağım ve ağlayacağım."

    "Ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürdüm" diyor yürümenin diyetini hisseden yazar.

    Roman henüz 15 yaşında iken hastane odalarında kemik hastalığı tedavisi için aylarca yatmak zorunda olan Peyami Safa’nın 15 yaşındaki günlerini anlatıyor. 

    Bu yıllar ise 1915 yılında denk geliyor.  Romandaki çocuk da tıpkı Peyami Safa gibi 15 yaşındadır ve hastanede tedavi görmekte, bunalımlara girmekte, hayaller kurmaktadır.

    Meçhul bir kemik hastalığıyla hastanelerde yıllarda mücadele eden on beş yaşındaki küçük bir çocuğun acı dolu, sıkıntılı, bunalımlı tedavi süreci; tedirginlik, eziklik, yalnızlık duygusu; doktorların olumsuz konuşmalarına rağmen hayata tutunma mücadelesi var romanda.

    Peyami Safa bu eseri eski kadim dostu Nazım Hikmet Ran'a ithaf etmiş. 
    Ve kitabın arkasında da bulunan Nazım Hikmet'in kitap ile ilgili düşünceleri şöyledir;
    "Ben Peyami'nin bu son romanını üç defa okudum, otuz defa daha okuyabilirim ve okuyacağım. Bu kitabın karşısında ben, yıldızlı göklerin sonsuzluğuna bakanve k layetenahi (sonsuz) alemde yeni pırıltılar, o zamana kadar hiçbir gözün görmediği acayip, fakat hakiki alemler keşfeden müneccimin hayranlığını duymaktayım. Eğer ıstırabı, azabı ve nefleyi coşkun bir ciddiyetle duyan öz ve halis halk kitleleri okuma yazma bilselerdi, bu romanın on bin, yüz bin, hatta bir milyon satması işten bile değildir."

    Peyami Safa, “Sultan Abdülhamit döneminde Sivas'a sürgün olarak gönderilen babasını, iki yaşında kaybetti. Annesi Server Bedia Hanım, kocasının ölümünden sonra İstanbul'a taşındı. Büyük maddi sıkıntılar içinde yaşamaya çalıştılar. Tüm bu sıkıntılara, Peyami Safa'nın 9 yaşındayken yakalandığı ve bütün ömrünce etkilerini gördüğü kemik hastalığı da eklendi. Doktorlar tarafından kolunun kesilmesine karar verilmesine rağmen, Safa buna izin vermedi. 17 yaşına kadar hastane koridorlarında zor bir hayat geçirdi. Çocukluk yıllarına ait izlenimlerini daha sonra "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu" adlı eserinde romanlaştırdı” 


    Paşanın kızı Nüzhet yerinde duramayan yaşam dolu, hareketli bir genç kız. Paşanın kumral saçlı ela gözlü tek evladıdır. Babası ve annesi tarafından şımartılmış birazcık da hoppa görüntülü bir genç kızdır. Hasta çocuk ile bile gönül eğlendirmekten ve ona ümit vermekten çekinmeyen uçarı bir Paşa Kızı. Romanın kahramanı da bu kıza aşık.


    Şimdi romanı okumayanlar buradan sonrasını okumasın. Çünkü kendim için özet geçiyorum.

    İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde annesiyle beraber oturan babasını kaybettiği için yetim kalmış olan on beş yaşındaki bir çocuk, küçüklüğünden beri, bacağındaki kemik hastalığından hastane hastane dolaşmaktadır. Onca tedaviye rağmen bacağının durumu hala ciddiyetini korumaktadır.

     

    Hasta Çocuk, sol dizindeki meçhul bir hastalıktan dolayı yedi yıldır tedavi görmektedir. Birkaç kez ameliyat olmasına, türlü ilaçlar kullanmasına rağmen dizindeki iltihap bir türlü geçmemiştir. O gün yine doktora gitmiş, Doktorlar, sargıyı açmış, iltihabın şiddetli olduğunu görüp, pansuman ettikten sonra, dizini yeniden sargıya almışlardır. Annesi ile birlikte kenar mahallelerin birinde virane ahşap bir evde yaşayan bu çocuğun ruh hali git gide bozulmaya başlamıştır. Doktorlar bacağının kesilmesi gerektiğini düşünmeye başlamıştır.

     

     O gün yeniden ameliyat olması gerektiğini öğrenip hastaneden çıktığında hemen eve gitmez, biraz moral bulmak, hastalığıyla ilgili her şeyi unutmak için bir süre şehirde, kırlarda dolaşır. Eve geldiğinde evde annesini bulamaz ama odanın halinden annesinin şiddetli bir baş ağrısı geçirdiğini anlar. O sırada annesi gelir. Yazar ise annesini üzmemek için ona gerçekleri anlatmaz. Annesini üzmemek için doktorların aksine olumlu şeyler söylese de annesi her şeyin farkındadır. Annesine Erenköy’e ve uzaktan bir akrabaları olan Paşa’nın evine gitmek istediğini söyler. Annesi izin vermiş paşanın da onu merak ettiğini söylemiştir.

     

    Ertesi gün önce paşanın yanına gider. Paşa sağlık durumunun nasıl olduğunu sorunca kaçamak cevaplarla olayı geçiştirir. Paşa’nın on dokuz yaşında Nüzhet adında bir kızı vardır. Hasta Çocuğun kalbinde Nüzhet’e karşı güzel duygular uyanmaktadır. Buraya daha önceleri de gelip gitmiş bu evde kalmış boş vakitlerinde paşanın romanlarını okumuştur. Hasta Çocuk ile Paşa sohbet ederken içeriye kızı Nüzhet girer. Paşa, Nüzhet’ten okuyabilmesi için kitap ister. Nüzhet çıkınca, Paşa, hasta çocuğa bir de Doktor Ragıp’a görünmesini tavsiye eder. Paşanın uzaktan akrabası olan yazar küçük yaşlardan beri onunla konuşup, ona kitap okumaktadır.

     

     O akşam yine bir roman okumaktadır fakat paşa uyuyunca Hasta Çocuk ile Nüzhet bahçeye çıkar ve havuz başında sohbet ederler. Delikanlı on beş yaşında, Nüzhet on dokuz yaşındadır. Delikanlı aralarında dört yaş olmasına rağmen Nüzhet’ i sevmektedir. Nüzhet’e duyduğu aşk, Hasta Çocuğa hastalığını, mutsuzluğunu, yalnızlığını, ezikliğini unutturmuştur. Bu sohbet esnasında Nüzhet, kendisini Ragıp adında bir doktorun istediğini söyler. Bu haber Hasta Çocuğu çok sarsar, ancak Nüzhet’in “Ragıp Bey beni istedi diye, ben de hemen evlenmiyorum ya… Hem ben daha on dokuz yaşındayım.” (s.23) sözleriyle biraz teselli bulmuştur. Nüzhet annesinin isteği üzerine uyumaya gider ve delikanlı da kendine olan tüm güvenini kaybetmiştir.

    Hastalığı onu çok daha olgun davranmaya sevk etmiştir. Baston kullanmadığı için o gece yatakta yorgun ve acı içinde kıvranmaktadır. Geceleyin Nüzhet, Hasta Çocuğun odasına gelir. Bir süre konuşurlar. Ertesi gün doktora gideceğinden Nüzhet onun uyumasını ister. Fakat yazar ona karşı olan ilgisini saklayamaz ve Nüzhet’i ilk kez öper. Nüzhet hiçbir şey söylemeden şaşkınlık içerisinde koşarak kendi odasına gider.

     

    Sabah olunca yazar Kadıköy’e gider ve paşanın istediği kitapları alır. Sonra da annesine bir ay içerisinde gelemeyeceğini yazar. Oradan da doktora gider fakat operatörün dersi olduğundan görüşemezler. Operatörle ancak akşam saatlerinde görüşebilmeyi başarır. Doktor Mithat Bey onunla yakından ilgilenir. Mutlaka koltuk değneği kullanılması gerektiğini, hastalığının şakaya gelmeyecek derecede tehlikeli olduğunu söyler.

     

    Doktor Mithat, hiç olmazsa baston kullanması için Hasta Çocuğu ikna etmeye çalışır. Çocuk köşke gelip Paşa’nın odasının önünden geçerken hararetli bir konuşmaya tanık olur. Odada Paşa, karısı, kızı Nüzhet ile hizmetçileri Nurefşan vardır. Herkes bir anda susar.

     

    Nüzhet’in annesi aynalı dolabın içine saklanır. Kendisinden gizli bir şeylerin konuşulduğunu anlayan Hasta Çocuk, ne yapacağını bilemez, bahçeye çıkar. Köşkteki herkesi kendisine yabancı hisseder. Bir süre sonra Nüzhet gelir, gizli şeyler konuşmadıklarını, annesinin o sırada soyunduğunu, bu yüzden aynalı dolaba saklanmak zorunda kaldığını söyler. Delikanlı hayal kırıklığına uğrar ve Nüzhet’ in odasına konuşmaya girer.

     

    Nüzhet delikanlıyı ikna eder. Hasta Çocuk, yatmak için odasına gider. Evin hizmetçisi Nurefşan, bugün Doktor Ragıp Bey’in annesinin Nüzhet’i istemek için geldiğini, bir-iki güne kadar söz kesileceğini, bir aya kadar düğün yapılacağını, sonbaharda ise doktorun, küçük hanımı Berlin’e götüreceğini, kendisinin odaya girdiğinde bu konuların konuşulduğunu söyler. Hasta Çocuk, Nüzhet’in kendisine yalan söylemesine çok kızmış ve üzülmüştür. “,“Nüzhet Bana Yalan Söyledi... yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana her şey isyan etmelidir. Eşya bile: Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hatta yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır…” (s.49)

    Çocuk, Nüzhet’in odasına gidererek konuşmak istediğini söyler. Nurefşan’dan her şeyi öğrendiğini, kendisine yalan söylenmesinden hoşlanmadığını ifade eder. Nüzhet’in yarı çıplak görüntüsü, Çocuğa her şeyi unutturur. Hasta Çocuk ile Nüzhet tekrar öpüşürler. “Mum ışığında yarı çıplak, ne kadar güzelleşiyor! Her kımıldanışında bazı bir çocuk, bazı bir genç kız, bazı da bir kadın beliriyor: Saçlarının gıdığından kurtulmak için başının yaptığı ilcaî küçük sıçrayışlarıyla bir çocuk, gömleğinden kurtulan yarı çıplak bir omuzun yavaşça ve utangaç içeri kaçışıyla bir genç kız; ve arada bir, arzulu bir teneffüsle gerilen göğsünün ileriye çıkışı, kendini gösterişi ve kuvvetli kabarışıyla bir kadın.” (s.54)

    Hasta Çocuk, ertesi gün neşelidir. Paşa’nın, yengesinin ve Nüzhet’in de tavırları sıcaktır. Yaşadığı mutluluğun yok olmasından korkmaktadır. Nüzhet’le, kükürt serpmek bahanesiyle bağa giderek orada yeniden öpüşürler. O akşam Doktor Ragıp Paşa’nın evine yemeğe gelmiştir. Söz hastalığından açılınca Hasta Çocuk, -Doktor Ragıp- karşısında eziklik duyar.

    Konukları gidince Paşa yazara doktor hakkında görüşlerini sorar. o da Ragıp’ ı Nüzhet’ e yakıştıramadığını, on dokuz yaşındaki bir genç kızın, kendisinden on altı yaş büyük bir adamla mutlu olamayacağını söyler. Bu yanıt, Nüzhet’in annesinin pek hoşuna gitmez, onu sinirlendirir ve yengesi ona karşı kin tutmaya başlamıştır. Paşa da bu yanıttan hoşlanmamış ve “Nüzhet senin kardeşin. Onunla beraber büyüdünüz. O senin kardeşin!” (s.67) diyerek anlamlı bir şekilde uyarmıştır. Hasta Çocuk tekrar hastaneye gider, durumu iyi değildir. Ameliyat olması gerekmektedir. Doktor, ameliyat öncesinde on-on beş gün iyice dinlenmesini tembihler.

    Nüzhet’ten ayrıldıktan sonra bacağındaki ağrılar şiddetlenir. Hasta Çocuk, yemek odasının önünden geçerken Nüzhet’le annesinin tartıştıklarını duyar. Nüzhet’in annesi kızını Hasta Çocuktan soğutmak için hastalığının bulaşıcı olduğunu, çatalını kaşığını ayırttığını, onun bir mikrop olduğunu söyler ve kızını şiddetli bir biçimde azarlar. Bunun üzerine evden ayrılmaya karar verir. Erenköy eczanesinde pansumanların iyi yapılmadığını bahane ederek evine gitmek istediğini Paşa’ya söyler. Ancak annesinin de o gün paşalara geleceğini duyması üzerine kararını değiştirmek zorunda kalır. Ertesi gün, Doktor Ragıp’la annesi de yemeğe davet edildiği köşke yemeğe gelmiştir.

    Paşa ile Doktor Ragıp, Fransız kültürünü ve dilini öven konuşmalar yapmışlar, Türkçenin yetersiz bir dil olduğundan bahsetmişlerdir. Hasta Çocuk daha fazla dayanamaz ve Türkçenin güzelliklerinden bahseder. Tartışma giderek şiddetlenip tehlikeli bir durum alır. Hasta Çocuk susmayı tercih eder. Hasta Çocuk ile annesi köşkte birkaç gün daha kalır. Fakat köşkte her şey değişmiştir: Geceleri havuz başında buluşmalar, gündüzleri bağa gitmeler, Paşa’ya roman okumalar bitmiştir. Hasta Çocuğun gönlü de bedeni gibi çok kötü durumdadır. Nüzhetle bir konuşmasında “şayet elinde olursa sa nereye gitmek istediğini sorar.” Nüzhet bir şeyleri ima edercesine “Berlin’e gitmek istediğini “söyleyerek Çocuğa en ağır darbeyi vurmuştur.

    Hasta Çocuk her şeyin bittiğini anlamıştır. Hızla geçen günlerden sonra nihayet evine dönen yazarın ağrıları gün geçtikçe arttığından annesi onu fakülteye götürür. Operatör Dr Mithat Bey, ona durumun ciddiyetini hatırlatır ve yerinden bile kıpırdamamasını ister. Kesinlikle koltuk değneği kullanması ve dinlenmesi gerektiği söylenir. Hasta Çocuk evine gelir. Komşular, akrabalar, dostlar kendisini yoklamaya gelen yakınları onu teselli etmeye çalışır. “Ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürdüm. Ben de onların arasındaydım ve onların arasında büyüğüm de yoktu. Yalnız bende meçhul bir hastalık vardı, sekiz yaşımdan beri çekiyordum. Ben de o muayene odasının ve nice muayene odalarının önünde senelerce bekledim. Benim yanım da büyüğüm de yoktu. Yalnız başıma demir parmaklıklı kapıdan içeriye girerdim, dokuzuncu hariciye koğuşuna doğru ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürdüm, camlı kapıların garip bir beyazlıkla gözlerime vuran ve içimde korku ile karışarak yuvarlanan parıltıları arasında o dehlize girerdim, ve yalnız başıma bir köşeye ilişirdim, kımıldamazdım, susardım, beklerdim, rengimin uçtuğunu hissederdim.”

    Tekrar fakülteye gittiğinde Operatör Dr Mithat Bey, bacağının kesilmesi gerektiğini söyler fakat buna razı olmayan yazar birden bayılıverir. "  Evde bıçakla ekmek kesilmesine bakamıyorum. Ameliyattan sonraki hâlimi düşünmek de ayrıca dehşet veriyor. Büyük bir uzvun boşluğunu hissetmeye nasıl dayanacağımı anlamıyorum, bir diş çektirdikten sonra bile yerinde ağızdan daha büyük bir boşluk kaldığı zannedildiği halde ayrılan bir bacağın yerinde kalan uçurumun baş dönmesine nasıl alışılır?” (s.88-89)

    Askerî hastanede çalışan dostlarından biri onu çalıştığı bir askeri hastaneye götürür. Oradaki Alman ve Türk doktorlar bacak üzerinde yirmi gün boyunca yeni bir tedavi yöntemini uygularlar. Bu yeni tedavi delikanlıya çok ağır gelir ve delikanlı acılar içinde kalır. “Giyinip soyunurken, pansuman yapılırken, minderin üstünde uzanırken, dakikalarca mahkûm uzvuma bakıyorum; her parçası, her hareketi, her yeni aldığı şekil bana birçok düşünceler veriyor, canlanıyor, ehemmiyet kazanıyor ve öteki sağlam uzuvlar arasında idama mahkûm bir kardeş gibi, endişeli bir hareketsizlikle susuyor. Cellâdın bıçağına teslim olacak olduktan sonra senelerce bu işkenceyi niçin çekti? Niçin kan ağladı?” ( s. 88) “Vücudunun büyük bir parçasını kaybetmek hayaline bir saniye katlanamıyorum, içime baygınlıklar geliyor, ellerimle hasta bacağı tutuyorum ve onun ölümünü kendi ölümümden daha dehşetli buluyorum.” ( s. 89) Çocuğun bacağı son bir ümit olarak başka bir operatöre gösterilir. Operatör, hastanede aylarca kalıp birkaç ameliyata dayanabilirse bacağını kurtarabileceğini söyler. Çocuk “Dayanırım!” diye bağırır.

     “Onu testere altında tasavvur edemiyorum; keskin bir çeliğin kalın bir kemik üstünde yürüyüşü -hele çıkaracağı ses- tüylerimi ürpertiyor. Fakat tahayyül etmekten daima kaçtığım bu korkunç tasavvur, en ummadığım zamanlarda beynime musallat oluyor. ( s. 89 ) Bacağının kesilmeyecek olması, Hasta Çocuğu yeniden hayata bağlar.

    Hasta Çocuk, Dokuzuncu Hariciye Koğuşuna yatırılır, burada derin bir yalnızlık duyar. Odanın karanlığı, sessizliği, çevresini kaplayan duvarlar… Burası hapishane gibidir. Korkularına dayanamaz ve bütün gücüyle bağırıp çağırırken Nüzhet’in adını sayıklar. Doktorlar Nüzhet’in kim olduğunu sorarlar. Hasta Çocuk ağlamaya başlar. Hasta Çocuk acılar içinde kıvranarak, baygınlıklar geçirerek dayanmaya çalışır; fakat onca zahmet ve eziyete rağmen, yapılan tedavilerin hiçbir yararı olmaz.

    Hasta Çocuk endişe içinde ameliyat olacağı günü bekler. Sonunda ameliyat günü gelir. Ameliyat bitince ve yedinci pansumandan sonra doktor bacağının kurtulduğunu ancak yere basamayacağını söyler. Bu günlerde Nüzhet’ ten ona bir kart gelir. Bu kartta, Paşanın hastalandığını Nüzhet’ in de Doktor Ragıp’ la nikâhlanacağı yazmaktadır. Acılar içinde geçen günlerin sonunda annesi Doktor Mithat ve arkadaşı onu hastaneden taburcu ettireceklerdir. “Yarın hastaneden çıkacağım… Dışarda yaşamaktan korkuyorum. Kalanların bana karşı gıptalarına biraz merhamet de karışıyor. Nadir insanların bildikleri ince bir saadeti kendilerin hasrediyorlar. Hasta olmayanların bilmedikleri bu saadeti, ilerde, hiç olmazsa hatırlayabilsem. Bir gün hastanelerde okunmak için bir roman yazsam ve bu notlarımı içine karıştırsam… Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler. İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur.
  • - Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman dinleriyle Sümer dini arasındaki ortak noktalar şunlardır: Tanrının yaratıcı ve yok edici gücü; Tanrı korkusu; Tanrı yargılaması; kurbanlar, törenler, ilahiler, dualar ve tütsülerle Tanrıyı memnun etmek; iyi ahlâklı, dürüst ve haktanır olmak; büyüklere ve küçüklere saygı göstermek; sosyal adalet; temizlik. Temizlik Sümerlilerde çok önemli idi. Tapınağa gidenlerin, dua edenlerin, kurban kestirenlerin vücutça temiz olmaları gerekti. Düşmanların yıktıkları şehirler için onların yazdıkları ağıtta:

    "Artık karabaşlı (Sümerliler) halk tören için yıkanamıyor, kirliyi beğenmek onların kaderi oldu, görünüşleri değişti."
denmektedir.
    Yeni yapılan binalar, içine girmeden önce dinsel bir temizlikten geçirilirdi. Temizlik, atasözlerine bile, "Yıkanmamış elle yemek yeme!" olarak girmiş. 
Sümer Tanrıları, insanlara ne istediklerini bildirmez; fakat hoşlarına gitmeyecek bir işi yapan insanları cezalandırırlar. Buna karşılık diğer dinlerde Tanrı bazı kimselere ne istediğini bildirir. İnsanlar da ona göre hareket ederler. Tanrı bildirilerini alan kimselere Farsçada "peygamber", Arapçada "resul" denir. İlginç olanı peygamberiik olayı, Yahudilerden Asurlulara geçmiş. Çiviyazılı metinlere göre bu düşünce Asur ve Filistin'de politik ve ekonomik krizlerle başlamış. Asur'da Tanrıdan bir insan (peygamber) yoluyla alınan haberler tabletlere yazılmış. Onlara göre Tanrı ile iletişime giren insanlar çeşitli şekilde trans haline giriyorlar. Bu kimseler aslında aşağı tabaka sayılıyor ve büyücülükle bağlanıyor. Konuşan Tanrıça ise, onun ağzından söyleyen de kadın oluyor. Özellikle Aşk Tanrıçası İştar'dan haber getirenler. Bunlar ya Tanrılardan üçüncü şahıs olarak buyruğunu alır veya birinci şahıs olarak kendisini, konuşan Tanrı ile bir yapar (A. Leo Oppenheim, Ancient Mesopotamia, Chicago, 1964, s. 221.) Kur'an'da da aynı ifadeyi buluyoruz. Allah bazen üçüncü şahıs olur, bazen doğrudan konuşur.
Sümerlilere göre Tanrılar, şehirleri ve bütün kültür varlıklarını meydana getirmiş ve insanlara vermiştir. Aynı düşünceyi Kur'an'da da buluyoruz.
A'râf Suresi, ayet 26:

    "Ey Ademoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Tekva (iman) elbisesi daha hayırlıdır."

    Nahi Suresi, ayet 81:

    "Allah yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı, dağlarda sizin için barınaklar yarattı ve sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, savaşta koruyacak zırhlar yarattı."
    
Yâsîn Suresi, ayet 42:

    "Gemilerin benzerlerinde, binmekte oldukları ve ileride binecekleri şeyleri onlar için biz yarattık. “
    Bu üç ayette Allah hem birinci şahıs olarak konuşuyor, hem de ondan üçüncü şahıs olarak söz ediliyor.

    Yâsîn Suresi, ayet 82:

    "Onun işi, bir şeyi yaratmak istediği vakit 'ol' demektir, o şey hemen olur."

    Sümer'de de Tanrılar "ol" der ve her şey oluverir.
Her üç dinde de Tanrıların var edici güçleri yanında yok edici güçleri de var, Sümer'de Tanrı Enlil, Tanrılar meclisinde Ur şehrinin yıkılmasına karar vermiştir. Şehrin Tanrısı buna ne kadar üzülse de elinden bir şey gelmez. Gelen ordular Tanrının dünyadaki araçlarıdır. Aynı deyimi Kur'an'da da buluyoruz:

    Enfâl Suresi, ayet 17:

    "Savaşta siz onları öldürmediniz, Allah öldürdü. Attığın zaman sen atmadın, Allah attı."

    Sümer'de Tanrı kızmaya görsün, kendi ülkesi bile olsa yakıp yıktırır. Sümer Tanrılarının babası Tanrı Enlil, Akad krallarının yaptıklarına kızarak gözlerini dağlara çeviriyor ve oradan barbar ve vahşi Gutileri çekirge sürüleri gibi getirterek Agade'yi ve hemen hemen bütün Sümer'i kırıp geçirtiyor. (S. N. Kramer, The Sumerians, s. 66.)
Tevrat'ta da birçok kez Yahve'nin (Yehova) insanlara kızarak onlara yok edici felaketler verdiği, seçtiği komşu milletleri İsrail'in üzerine saldırttığı bildirilmektedir. Aynı olayı Kur'an'da da görüyoruz. Birçok sure içindeki ayetlerde Allah'ın çeşitli milletleri nasıl yok ettiği yazılıyor. Bunlardan bazıları:

    Hacc Suresi, ayet 44:

    "Ey Muhammed! Seni yalancı sayıyorlarsa bil ki, onlardan önce Nuh milleti, Âd milleti, Semûd, İbrahim milleti, Lût milleti ve Medyen halkı da peygamberlerini yalancı saymış, Musa da yalanlanmıştı. Ama ben, kâfirlere önce mehil verdim, sonra onları yakalayıverdim, beni tanımamak nasılmış görsünler!"

    Furkan Suresi, ayet 38:

    "Âd, Semûd ile Resslileri ve bunların arasında birçok milleti de yerle bir ettik."

    Ankebût Suresi, ayet 38:

    "Âd ve Semûd milletlerini de yok ettik."

    Fussilet Suresi, ayet 13:

    "İşte sizi, Âd ve Semûd'un başına gelen kasırgaya benzer bir kasırga ile uyardım."
    
Fussilet Suresi, ayet 16:

    "Rezillik azabını onlara dünyada tattırmak için üzerlerine dondurucu rüzgâr gönderdik." (Âd milleti hakkında bkz, Sadi Bayram, Kaynaklara Göre Güneydoğu Anadolu'da Proto Türk İzleri, Ankara, 1980, s. 54.)
    
Muhammed Suresi, ayet 13:
    "Biz halkı seni yurdundan çıkaran nice şehirleri yok ettik. Fakat onlara bir yardım eden çıkmadı."

    Ahkaf Suresi, ayet 27:

    "Ant olsun biz çevrenizdeki memleketleri de yok ettik.
    "
İsrâ Suresi, ayet 15, 16:

    "Bir ülkeyi yok etmek istediğimizde, o beldenin şımarmış olanlarına önce emrimizi ulaştırırız. Yine kötülük ederlerse biz de orayı yerle bir ederiz."
Sümer'de kralların nasıl sarayları varsa Tanrıların da öyle evleri olmalıydı. Bunun için "Tanrı evi" adı altında görkemli tapınaklar, yanlarında Tanrılarla insanları yaklaştırdığı düşünülen basamaklı kuleler yapılmıştı. Daha sonra bu Tanrı evleri sinagoglara, kiliselere, camilere dönüştü. Camilerin ve minarelerin üstündeki yarım ay, Sümer Ay Tanrısının sembolüdür. Sümer kralları, Tanrıların yeryüzündeki vekili sayılıyordu. Bu inanç Hıristiyanlıkta papaya, Müslümanlıkta halifeye geçerek sürmüştür.
    
Bakara Suresi, ayet 30:

    "Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım,' dedi, Onlar da, 'Biz hamdinle sana teşbih eder ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun,' dediler."

    Sümer kanunu, Babil Kralı Hammurabi'nin yaptığı kanuna temel olmuş, ondan Musa'nın ve Yahudi kanunu, ondan da İslam kanunu etkilenmiştir. Hammurabi'nin (İÖ 1750) Güneş Tanrısından kanunu alışı, Musa'nın Tanrıdan kanunu alışına örnek olmuştur. İlginç olanı İslam'da hukukun, ancak Arapların Irak topraklarını ele geçirdikten sonra kurallaşmasıdır. Sümer, Babil hukuksal geleneklerinden çıkan sözler, İbrani kanunu Talmud'da bulunuyor. Ortodoks Yahudi'deki boşanma terimi Sümerce bir kelime. Sinagogda Tevrat okunurken dinleyenler şallarının saçakları ile onu izlerler. Bu, Sümer'de hukuksal bir belgenin onaylandığını göstermek için tablete elbise kenarıyla basılmasını yansıtmaktadır. (Samuel Noah Kramer, Cradle of Civilization, New York, 1967, s. 160.)
Musa'nın kanununda bulunan anaya babaya saygı, kimseyi öldürmeyeceksin, zina yapmayacaksın, çalmayacaksın, yalan tanıklık etmeyeceksin, komşunun karısına ve malına göz dikmeyeceksin gibi kurallar Sümer kanununda da aynı. Yalnız Sümer Kanunu daha insancıl; göze göz, dişe diş yok cezalarda. Ne yazık ki, Sümer kanunlarının yazılı olduğu tabletler çok kırıklı, belki de toprak altından daha çıkarılamayanlar da var. Bu yüzden tam karşılaştırma yapılamıyor. Buna karşın daha sonra Samiler tarafından yapılan kanunların, Sümer kanunlarına dayandığı kuşku götürmez. Buna açık bir ömek olarak, İbrahim Peygamber'in karısı ile cariyesi arasındaki olayı gösterebiliriz. Sümer kanununa göre kısır bir kadının kocasına verdiği cariyesi çocuk doğurunca, hanımına karşı büyüklük taslayamaz, öyle yapmaya kalkarsa cezalandırılır. Tevrat ve Kur'an'da yazıldığına göre İbrahim Peygamber'in kısır olan karısı Sara, cariyesi Hacer'i çocuk yapmak üzere kocasına veriyor. Cariye, çocuk doğurup kendisini üstün görmeye başlayınca, oğlu İsmail ile çöle götürülüp atılıyor kocası tarafından. Tevrat'a, göre büyük erkek çocuğa mirastan özel bir pay verilir. Çocuklar isterse babanın sağlığında bu payı alabilirler. Tekvin, bap 25:32-34'te Yakup büyük kardeşi Esav'a isteği üzerine payını veriyor. Aynı kural Sümer'de de var. Sümerce yazılmış Lipit-İştar kanununda bu madde, tabletin kırıklığı yüzünden tam değil (Sümer, Sabil, Asur Kanunları, s. 69, madde 2). Fakat Hammurabi kanununda bunun tümünü buluyoruz. Madde 165: Eğer bir adam büyük oğluna tarla, bahçe ve ev hediye eder, ona bir belge yazarsa, baba öldüğünde o payını ayrıca alır ve baba malının diğer kısmını kardeşleriyle eşit bölüşecektir.
Araplarda zina yapan kadınların taşlanması, Tevrat'ta olmasına karşın (Tesniye, 13-23), Kur'an'da böyle bir ceza yok. Zina cezası ile ilgili dört ayet bulunuyor. Bunlar:
    
Nisâ Suresi, ayet 15-16:

    "Kadınlarınızdan zina yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye kadar, yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evinizde tutun. İçinizden zina yapan her iki tarafa ceza verin! Eğer tövbe edip uslanırsa artık onlara ceza verip eziyet etmekten vazgeçin. Çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden ve çok esirgeyendir."

    Nûr Suresi, ayet 2:

    "Zina eden kadın ve erkekten her birine yüz sopa vurun. Müminlerden bir grup da onlara şahit olsun!"
    Nûr Suresi, ayet 3:
    
"Zina eden erkek ancak zina eden veya putperest olan kadınla, zina eden kadın da zina eden veya putperest olan erkekle evlenebilir."

    Taşlanma cezası Sümerlilerin eski çağlarında varmış. Fakat değişik bir nedenden İÖ 2200'lerde Lagaş Kralı Urukagina tarafından yapılmış sosyal reform metninde, geçmiş zamanlarda olduğu gibi iki koca almaya kalkan kadınlar ve hırsızların, bu fena hareketleri yazılı taşlarla taşlanacakları bildirilmektedir. Daha sonra yazılan kanunlarda bu taşlanma konusu bulunmuyor.
Sümer kanunlarında zina ile ilgili maddeler, kırıklıkları dolayısıyla olsa gerek, yok. Buna karşın Hammurabi kanununda bulunuyor.
Sümer, Babil, Asur Kanunları, s. 198:
"129. Eğer bir adamın karısı bir başka bir erkekle yatarken yakalanırsa onları bağlayıp suya atacaklar. Eğer kadının kocası yaşatırsa, kral da yaşatacak.
"
    130. Eğer bir adam başka bir adamın babasının evinde oturan karısını zor kullanıp koynunda yatırırken yakalanırsa, o adam öldürülecek, kadın özgür."
    
Sümer'de bekâret konusu önemli görünüyor. Sümer kanunlarının yazılı olduğu tabletler kırık ve okunamayan yerleri çok. Okunabilen iki madde bunu kanıtlıyor: Bunlardan birinde, bir kölenin zorla bekâretini bozan 5 şekel (tahminen 40 gram) gümüş vermek zorunda. Diğerinde dul olarak evlenen bir kadın, kocasından boşandığında kız olarak evlenen kadının alacağı tazminatın yarısını alabiliyor. Tevrat'ta kural daha katı. Bir kız evlendiğinde bâkire olmadığı kanıtlanırsa taşla öldürülüyor (Tesniye 22: 13-21). Buna karşın, Kur'an'da bekâret konusu ele alınmamış.
Sümer'de tecavüz de fena sayılmış, "Hür bir adamın kızı yolda tecavüze uğrarsa, anne, babası onun sokakta olduğunu bilmemişlerse, kız onlara, 'Tecavüze uğradım,' derse, anne, baba onu zorla erkeğe karı olarak verecekler." (The Ancient Near East, Supplementary Texts and pictures Relating to old Testament, Editted by James B. Pritchard, Princton, 1969, s. 89, 90.)
Tecavüz, Sümer efsanesine bile konu olmuş. Tanrı Enlil, Tanrıların başı olduğu halde, evlenmeden önce karısını aldatarak zorla tecavüz ettiği için Tanrılar meclisince yeraltı dünyasına sürülmüş.
Aynı olay Tevrat'ta. (Tesniye 22: 28, 29) şöyle:
"Eğer bir adam kız olan nişanlanmamış bir genç kadınla yatarsa ve onları bulurlarsa, adam genç kadının babasına 50 şekel (şekel Sümerlilerden Akadcaya geçen bir ağırlık ölçüsü birimi) gümüş verecek ve kadın onun karısı olacak."
Eğer adam, nişanlı bir kızla şehirde yatarsa her ikisi de taşlanarak öldürülüyor.
Kur'an'da bu konu yok .
    Sümer'de sosyal adaleti koruyan Tanrıça, senede bir kere insanları iyi veya fena hareketlerinden dolayı yargılar, kötüleri cezalandırır. Bu inanış İslam'a, Şaban ayının on beşinde Berat Kandili olarak girmiştir. Sümer Tanrılarının esas adlarının başka, niteliklerine göre diğer adları da vardı. Babilliler bu adlardan 50'sini yeni yarattıkları Tanrı Marduk'a vererek tek Tanrı düşüncesine doğru bir adım atmışlardı.
İslam dininde Allah'a verilen 99 ad, aynı geleneğin bir devamı gibi görünüyor.
Sümerlilere göre ölüler, "kur" adlı karanlık, dönüşü olmayan bir yeraltı dünyasına gidiyorlar. Tevrat'ta bu; Şeol, Yunan'da Hades, İncil'de, cehennem, İslam'da ahret olarak devam etmektedir. Sümerlilere göre burada tekrar dirilme yok. Fakat yeraltı dünyası; oranın Tanrıları, rahipleri, ölenlerin gölgeleriyle oldukça hareketli bir yer. Buradan bazı özel durumlarda gölgeler yeryüzüne çıkabiliyor. Gılgamış'ın çağrısı üzerine arkadaşı Enkidu'nun gölgesi çıkarak iki arkadaş konuşuyorlar. Tevrat Samuel 1:28'de Kral Saul'un isteği üzerine Samuel'in gölgesi yeraltından çıkıyor.
Sümer'de yeraltındaki ölülerin ruhlan için yiyecek ve kurbanlar sunulmazsa, onlar yeryüzüne çıkarak insanlara rahatsızlık veriyorlar. Ölenlerin arkasından çok fazla ağlayıp sızlanmak onları sıkıyor. İslamiyette de ölüler için yapılan dualar, kurbanlar bu inanışın bir devamı. Bizde de, "Çok ağlayıp ölünün ruhunu rahatsız etmeyin," sözü vardır. Yahudilere, Babil tutsaklığından sonra Perslerin etkisiyle, Zerdüşt dininden; ölülerin tekrar dirileceği, cennet, cehennem ve Sırat Köprüsü girmiştir. (Hayrullah Örs, Musa ve Yahudilik, İstanbul, 1966, s. 361.)Kur'an'da Sırat Köprüsü yok. Sümerliler, kendilerinin, Tanrılar tarafından seçilmiş üstün bir halk olduğunu yazmışlar. Tevrat'ta Yahve, Kur'an'da Allah, İsrailoğullarını üstün bir kavim yapmıştı. Tevrat Tesniye 14:6; Kur'an Câsiye Suresi, ayet 16; Bakara Suresi, ayet 27.
Sümerliler kadınları bir tarlaya benzetmişler. Aynı deyim hem Tevrat, hem Kur'an'da var. Kur'an'da, "Kadınlarınız sizin için bir tarladır, tarlanıza nasil dilerseniz öyle varın," yazılı (Bakara Suresi, ayet 223). Bunu müfessirler çeşitli şekilde tefsir etmişler. (Bkz. Turan Dursun, Din Bu 3, İstanbul, 1991, s. 28, 28.) Bu tefsirlerde, bir kadınla nasıl cinsel ilişkiye girileceği müstehcen bir şekilde açıklanmaktadır.
Sümerliler, dünyadaki bütün olayların ve Tanrıların isteklerinin gökte yıldızlarla yazılı olduğuna inanırlardı. Kur'an'da aynı inanış "Levh-i Mahfuz" olarak sürüyor.

    Nemi Suresi, ayet 75:
    
"Gökte ve yerde göze görünmeyen hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta da (Levh-i Mahfuz) bulunmasın."
    
Bürûc Suresi, ayet 17, 18:
    
"Orduların haberi geldi mi sana? Onlar Firavun ve Semûd orduları idi (nasıl helak oldular?). Bilakis inkarcılar bir başka çeşit yalanlamanın içine düştüler. Allah onları arkasından kuşatmıştı. Hakikatte onların yalanladıkları Levh-i Mahfuz'da bulunan şerefli Kur'an'dır."

    Bu ayete göre Kur'an bile gökte yazılı bulunuyor. Sümer'den kaynaklanan bir inanç !
 Sümerlilerde 7 sayısı çok önemlidir. 7 gün geçmek, 7 dağ aşmak, 7 ışık, 7 ağaç, 7 kapı gibi. Aynı şekilde Tevrat ve Kur'an'da da 7 sayısı bolca bulunmaktadır. İslam'a göre cennetin 7 kapısı vardır; Sümer yeraltı dünyasının da 7 kapısı bulunuyor.
Yahudi dinsel törenleri Babil'den alınmıştır. Onların bu törenlerde söyledikleri şarkılar, Mezopotamya'da yeniyıl bayramlarında söylenen şarkılara benzemektedir. Cinlerin yok edilmesi duaları da Babil kökenlidir.
Sümerliler Tanrılarını sevindirmek, onlardan bir istekte bulunmak, hastalıklardan kurtulmak için veya yaptıkları adaklara karşılık kurban kestirirlerdi. Bu kurbanlar sakatsız ve hastalıksız olmalı ve kurban sahibi vücutça temizlenmeliydi. Kurbanlar, rahipler tarafından özel dualarla kesilirdi. Kurbanın sağ kalçası ve iç organları Tanrıya takdim edilir, gerisi etrafta olanlara dağıtılırdı. İslamlıkta da kurbanlar aynı koşullarda kesiliyor. Yalnız hocanın kesmesi zorunlu değil. Kurbanın sağ kalçası ile iç organlan Tanrı yerine kurban sahibine bırakılır, gerisi dağıtılır.
Sümer'de Erhanedan devrinde Ur Kral mezarlarına göre, Kral ve Kraliçeler askerleri ve etrafındakilerle birlikte gömülürdü. Fakat metinlerde her türlü kurban yazılmasına karşı insan kurbanı yok. Buna mukabil İsrail'de, Yunan'da insan kurbanı yapılmış. (Cyrus Gordon, The Commen Background of Greek and Hehrew Civilization, New York, 1966, s. 225.) İbranilerde ölü veya dirileri kıvandırmak veya şahısların sağlığını korumak için Tanrı ile bir tür anlaşma olarak insan kurbanı yapılmış. (Tevrat, Sauel II 21: 6-9; Hayrullah Örs, Musa ve Yahudilik, İstanbul, 1966, s. 142.)
Araplarda da bunun olduğunu, hatta Muhammed'in büyükbabasının, "Eğer on oğlum olursa birini Tanrı'ya (veya Tanrılara) kurban edeceğim," dediğini bir kitapta okumuştum. Mezopotamya'dan gelen İbrahim Peygamber bu ilkel âdeti kaldırtmış.
Sümerlilerde, okul tabletlerine göre 6 gün çalışma, 7. gün dinlenme var. Bu Yahudilere Sabbat olarak geçmiş. On emirde "Sabbat'ı düşün, onu kutsal gün olarak gör!" deniyor. 6 gün çalışıp yedinci günü Tanrıya adanmış bir dinlenme günü oluyor. Yahudilere ve Kur'an'a göre Tanrı 6 günde dünyayı yaratıp yedinci gün dinlenmiş. Bu günün cumartesi olması da Babillilerden geçmiş. Babilliler her ayın 7. gününde (Şapatu) bir kutlama yaparlardı. Bu üzgünlüğü ve nefis terbiyesini ifade eden ve Satürn gezegenine adanmış bir gündü (Saturday, Satürn gezegeninden gelen bir gün adı, yani cumartesi). Satürn kötü güçlerin temsilcisi idi. Yahudiler bu günün anlamını değiştirerek onu neşeli bir hale koymuşlardır. Onlar cumartesi gününü Tanrı'ya dua ederek, kitaplar okuyarak çeşitli eğlencelerle geçirirler ve en ufak bir işe el sürmezler. İslamiyete bu gün Cuma'ya dönüştürülerek daha hafifletilmiş kuralla alınmıştır.
Sümer yazarlarına ve ilahiyatçılarına göre her insanın ve ailenin bir şahsi Tanrısı veya Tanrısal baba yerine geçen iyi bir meleği vardı. Bu, bir fal, bir rüya veya görünen Tanrı ile bir anlaşma yapılarak belirlenirdi. Bunun görevi, Baştanrılardan, ait olduğu kimse için sağlıklı ve uzun ömür dilemek ve onun isteklerini Tanrılar meclisine iletmek. Tevrat'ta (Tekvin, 31:53), "İbrahim'in, Nahor'un Allahı, babaların Allahı aramızda hükmetsin!)" deniyor. Bu da Sümerlilerin şahsi Tanrısının bir yansıması, İbrahim'in Allahı, İbrahim ile, onu tanıyacağına, kendine Allah yapacağına dair bir ahit yapıyor, onu da sünnet yapılmak suretiyle pekiştiriyor.
Kur'an'da (Kaf Suresi, ayet 17, 18), "Hiç kimse yoktur ki, onun üzerinde bir koruyucusu ve denetleyicisi bulunmasın," denmektedir ki, bu da Sümerlilerdeki bireylerin özel Tanrılarını yansıtıyor.
Sümer Tanrılarının gökte toplandıkları Duku adında bir yerleri var. İslam inanışına göre de Allah yedi kat göğün üzerinde Arş'ta oturuyor. (Hûd Suresi, ayet 7; Furkan Suresi, ayet 59; Secde Suresi, ayet 4.)
Kur'an'a göre (Şûrâ Suresi, ayet 51) Allah, bir insana ancak vahiy yoluyla, perde arkasından veya bir elçi gönderip dilediğini ona bildirir.
Tevrat'ta Tanrı ile şahıslar (peygamberler dışında Musa'nın kardeşi, kölesi İbrahim'in karısı gibi) karşılıklı konuşuyorlar veya insan şekline girmiş melekler Tanrı'dan haber getiriyor veya Tanrı istediğini rüyada bildiriyor.
Sümer'de Tanrı sadece bir kez duvar arkasından konuşuyor (Bilgelik Tanrısı Enki, Tufanın olacağını, Nuh'un karşılığı olan Ziusudra'ya duvar arkasından söylemiş). Tanrılar insanlara yapacakları işleri rüyalarda bildiriyor. Bunlardan başka fal ve kehanet yoluyla insanlar, Tanrıların isteğini öğreniyorlar.
Tevrat'daki ilahiler, atasözleri ve deyimlerin Sümerlilerden kaynaklandığı anlaşılmaktadır.Sümer atasözleri Tufan kahramanı Zilusudra'ya babası Şuruppak tarafından, Tevrat'ta Süleyman'a babası Davud tarafından söyleniyor. Kur'an da ise Lokman tarafından adı verilmeyen oğluna öğüt veriliyor. Lokman'ın kimliği hakkında çok çalışılmış: bazıları onun peygamber olduğunu, bazıları da çok dindar olduğundan Tanrı tarafından uzun ömür verildiğini, yaşamı boyunca bilgisinin arttığını söylüyor. O, 560 yıl yaşamış ve bir adı da Sümerce Ziusudra gibi ölümsüz anlamına gelen Lubad imiş. Arami edebiyatında Ahiqar, Bizans'ta Planudes olarak ortaya çıkıyor, Bunların hepsi Sümer'deki Ziusudra'ya dayanmaktadır (Paul Lunde, Aesop of the Arahe, Aramco, 1974, March-April, s. 2).
Sümer'de rüyalar Tanrı bildirisi olarak yorumlanıyor. Bu rüyalardan bazılarının etkisi Tevrat ve Kur'an'da görülmektedir. Bunlardan en ilginci Yakub'un oğlu Yusuf'un rüyasıdır. Yusuf, "Rüyamda tarlanın ortasında demetler bağlıyorduk. Benim demetim kalktı dikildi. Sizin demetiniz onun etrafını kuşatıp benim demetine eğildiler," deyince, kardeşleri, "Bu bizim üzerimize kral mı olacak?" dediler. Yusuf'un ikinci rüyasında güneş, ay ve 11 yıldızın kendisine eğildiklerini söylemesi üzerine, kardeşleri onu öldürmeye karar veriyorlar. (Tekvin, 97:7, 9.)
Aynı şekilde Sümer Kralı Urzabaha'nın yanında çalışan Sargon, gördüğü rüyayı Krala söyleyince. Kral "benim yerime kral olacak" korkusuyla Sargon'u öldürmek istiyor. (Jerrold S. Cooper, Sargon and Joseph, Dream Come True. Biblical and Related Studies, Presented to Samuel lwry, Indiana, s. 33-35.)
Sümer mabet ve saraylarının yapılışında izlenen yol, bunlar hakkında yazılan ilahilerde belirtilmiş. Yapıya başlamak için önce Tanrının önermesi gerek. Bu da genellikle rüyada bildiriliyor. Bundan sonra yapı malzemesi ve sanatkârlar toplanıyor. Yapıya başlamadan ve bittikten sonra temizlik törenleri yapılıyor. Bu yapıların görkemliliği övülüyor, adanma hikâyesi anlatılıyor. Bazı ilahilerde yapıyı yaptıran Tanrı tarafından kutsanmak suretiyle ödüllendiriliyor. Tevrat'ta da aynı yol izleniyor.
Sümer Tanrı evleri hangi Tanrı için yapılmış ise o Tanrının ve ailesinin heykelleri içine konurdu. Kiliselerdeki İsa ve Meryem'in heykel ve resimleri bu âdetin bir uzantısı.
Sümerlilerde rahibeler tapınaklara Tanrının gelini olarak çeyizleriyle girerlerdi. Bu, Hıristiyanlıkta devam etmektedir. Törenlerde Meryem'in heykelinin taşınması, Sümer törenlerinde Tanrı heykellerinin gezdirilmesini yansıtıyor.
Hıristiyanlıkta olduğu gibi Sümer'de de günah çıkaran rahipler vardı, bunlar kırmızı elbise giyerlerdi.
  • Orhan Veli ile, belki de ilk kez yeni bir davranış girer şiirimize: Batı ile ilişki, devlet’in korumasından, aracılığından çıkmış, bireysel, kişisel bir ilişkiye dönmüştür. Orhan Veli.'Batıyı devlet eliyle Avrupa’ya gönderilmek yolu ile tanımamıştır; kendi başına* yazınsal bir yakınlık kurmuştur. Onunla birlikte, devletin resmi şairi kalmaz artık Türkiye’de. Aynca, eski şairlerde olduğu gibi, bir yüzyıl geriden izlemez Batıyı, günü birliğine beraberdir. Aldığı örnekler, Batının, günündeki seçkin, hiç değilse en güncel örnekleridir. Böylelikle şiiri, dünya şiiri standardı düzeyinde durur.
    Orhan Veli’nin ilk ve en önemli özelliği, bilindiği gibi, şiirde «şairanelik»e karşı açtığı savaştır. «Gülü ve bülbülü» sürüp çıkarmıştır şiirden. O, bu sürüp çıkarma işini, büyük bir bilinçle ve gerekçeyle yapıyordu: yeni bir insan getiriyordu Türk şiirine. Kendi deyişi ile, şiire uzak düşmüş bir insanın şiirini yapıyordu. Küçük insandı bu: büyük kentlerde çalışan, ezilip horlanan, kıt kanaat geçinen, dünyası ve zevkleri küçük insan.
    Turgut Uyar
    Sayfa 113 - Ada Yayınları
  • *Gılgamış Destanı
    *Ardavirafname-Ardaviraf
    *Kayıp Cennet-John Milton
    *HOMEROS
    İlyada Destanı
    Odysseia Destanı
    *HERODOTOS -Tarih
    *DANTE ALİGHİERİ
    Yeni Dünya
    İlahi Komedya
    *Dönüşümler-Ovidius
    *Aenas Destanı-Vergilius
    *Ütopya -Thomas More
    *Binbir Gece Masalları
    *WİLLİAM SHAKESPEARE
    Hamlet
    Macbeth
    Romeo ve Juliet
    Othello
    Bir Yaz Gecesi Rüyası
    On İkinci Gece
    Kral Lear
    Venedik Taciri
    Kış Masalı
    *FRANCİS BACON
    Denemeler
    Yeni Atlantis
    * Robinson Crusoe -Daniel Defoe
    *Gulliver'in Gezileri -Jonathan Swift
    *Clarissa-Samuel Richardson
    *Tom Jones - Henry Fielding
    *JANE AUSTEN
    Akıl ve Turku
    Aşk ve Gurur
    Mansfield Parkı
    İkna
    Emma
    *MARY Shelley
    Frankenstein
    Son İnsan
    *GururDünyası-William Makepeace Thackeray
    *CHARLES DİCKENS
    İki Şehrin Hikayesi
    Oliver Twist
    Kasvetli Ev
    Büyük Umutlar
    *Jane Eyre - Charlotte Bonte
    *Uğultulu Tepeler-Emily Bonte
    *GEORGE ELİOT (Mary Anne Evans)
    Kıyıdaki Değirmen
    Silas Marner
    Middlemarch
    *THOMAS HARDY
    Kaybolan Masumiyet (Tess ismiyle de çevirisi bulunuyor)
    Çılgın Kalabalıktan Uzak
    Adsız Sansız Bir Jude
    *HENRY JAMES
    Daisy Miller
    Bir Kadının Portresi
    Yürek Burgusu
    *Karanlığın Yüreği -Joseph Conrad
    *HERBERT GEORGE WELLS
    Zaman Makinesi
    Ay’da İlk İnsanlar
    *İyi Asker-Ford Madox Ford
    *Howards End-Edward Morgan Forster
    *VİRGİNİA WOOLF
    Deniz Feneri
    Mrs. Dalloway
    Kendine Ait Bir Oda
    *AGATHA CHRİSTİE
    Doğu Ekspresinde Cinayet
    On Küçük Zenci
    *ALDOUS HUXLEY
    Cesur Yeni Dünya
    Krom Sarısı
    Ses Sese Karşı
    * GEORGE ORWELL (Eric Arthur Blair)
    Hayvan Çiftliği
    Bin Dokuz Yüz Seksen Dört -1984
    *Sineklerin Tanrısı -William Golding
    *Otomatik Portakal - John Burgess Wilson- Anthony Burgess
    *Bir Son Duygusu- Julian Barnes
    *Kefaret-IAN MCEWAN
    *Denemeler –Montaigne
    *Le Cid- Pierre Corneille
    *Fablla- Jean de La Fontaine
    *MOLİERE
    Cimri
    Kibarlık Budalası
    Hastalık Hastası
    *İskender-Jean Racine
    *JEAN-JACGUES ROUSSEAU
    Toplum Sözleşmesi
    İtiraflar
    *Memoirs of a nun (Bir Rahibenin Anıları)-Denis Diderot
    *Devrimler Üzerne Denemeler-François-Rene de Chateaubrıand
    *LAMARTİNE
    Şairane Duyuşlar
    Graziella
    *STENDHAL – (Marie-Henri Beyle )
    Kırmızı ve Siyah
    Parma Manastırı
    **HONORE DE BALZAC
    Vadideki Zambak
    Goriot Baba
    Eugénie Grandet
    **ALEXANDRE DUMAS (baba DUMAS)
    Monte Kristo Kontu
    Üç Silahşörler
    *ALEXANDRE DUMAS (Oğul DUMAS)
    Kamelyalı Kadın
    **VİCTOR HUGO
    Notre Dame'ın Kamburu
    Sefiller
    İdam Mahkumunun Son Günü
    *Bir Zamane Çocuğunun İtirafları-Alfred de Musset
    *GUSTAVE FLAUBERT
    Madam Bovary
    Bilirbilmezler - Bouvard ile Peuchet
    *CHARLES BAUDELAİRE
    Kötülük (Elem) Çiçekleri
    Yapay Cennetler
    *CONCOURT KARDEŞLER
    Germinie Lacar-teux
    Charles Demailly
    *JULES VERNE
    80 Günde Devri Alem
    Dünya Merkezine Yolculuk
    Denizin Altında 20bin Fersah
    *EMİLE ZOLA
    Meyhane
    Germinal
    *ALPHONSE DAUDET
    Değirmenimden Mektuplar
    Pazartesi Hikayeleri
    *Hirodias-Stephane Mallarme
    *Zühal Şiirleri-Paul verlaine
    *GUY DE MAUPASSANT
    Ay Işığı
    Tombalak
    *ARTHUR RİMBAUD
    Cehennemde bir mevsim
    Tanrısal Esinler
    *ADRE GİDE
    Ayrı Yol
    Pastoral Senfoni
    Kalpazanlar
    **MARCEL PROUST
    *Kayıp Zamanın İzinde
    1) Swann'ların Tarafı
    2) Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde
    3) Guermantes Tarafı
    4) Sodom ve Gomorra
    5) Mahpus
    6) Albertine Kayıp
    7) Yakalanan Zaman
    *LOUİS ARAGON
    Paris Köylüsü
    Elsa’nın Gözleri
    *RENE DESCARTES
    Yöntem Üzerine Konuşma
    Felsefenin İlkeleri
    Ruhun Tutkuları
    *ALEKSANDR PUŞKİN
    Maça Kızı
    Yüzbaşının Kızı
    *NİKOLAY VASİLYEVİC GOGOL
    Ölü Canlar
    Palto
    Bir Delinin Hatıra Defteri
    *Zamanımızın Bir Kahramanı-Mihail Lermontov
    *İVAN TURGENYEV
    Rudin-İlk Aşk
    Babalar ve Oğullar
    *FYODOR MİHAYLOVİÇ DOSTOYEVSKİ
    İnsancıklar
    Ölüler Evinden Anılar
    Yeraltından Notlar
    Suç ve Ceza
    Budala
    Karamazov Kardeşler
    *LEV NİKOLAYEVİC TOLSTOY
    Savaş ve Barış
    İnsan Ne ile Yaşar
    İvan İlyiç'in Ölümü
    Anna Karenina
    Kreutzer Sonat
    Diriliş
    *ANTON ÇEHOV
    Martı
    Vişne Bahçesi
    *Oblomov-İvan Gonçarov
    *MAKSİM GORKİ
    Ana
    Artamonov Ailesi
    *İVAN ALEKSİYEVİÇ BUNİN
    Teneke kaplı İvan
    Mitya’nın Aşkı
    *ANDREY BELY
    Petersburg
    *BORİS PASTERNAK
    Doktor jivago
    İnsanlar ve Haller
    *MİCHAEL BULGAKOV
    Usta ile Margarita
    Kol Manşetinde Notlar
    *Sönüyor Al Kanları Günbatımının- Sergey Yesenin
    * Ve Durgun Akardı Don-Mihail Şolohov
    *İvan Denisoviç’in Bir Günü-Aleksandr Soljenitsin
    *JOHANN WOLFGANG VON GOETHE
    Wilhelm Meister'in Çıraklık Yılları
    Genç Werther'in Acıları
    Faust
    Gönül Yakınlıkları
    Pandora
    *SİCHİLLER
    Haydutlar
    Wilhelm Tell
    Don Carlos
    Mutluluk Şarkısı
    *Romantizm Okulu-Heinrich Heine
    *Danton’un Ölümü-Karl Georg Büchner
    *THOMAS MANN
    Buddenbrook Ailesi
    Venedik’te Ölüm
    Büyülü Dağ
    *Orpheus’a Soneler-Rilke
    *HERMANN BROCH
    Kader Ağıtları
    Vergilius'un Ölümü
    *HERMANN HESSE
    Siddhartha
    Bozkırkurdu
    Boncuk Oyunu
    *Niteliksiz Adam – Robert Musil
    *STEFAN ZWEİG
    Satranç
    Amok Koşucusu
    Bir Kadının Hayatından 24 Saat
    Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
    Geçmişe Yolculuk
    *FRANZ KAFKA
    Dönüşüm
    Dava
    Şato
    Milena’ya Mektuplar
    *ELİAS CANETTİ
    Marakeş'te Sesler
    Körleşme
    *Teneke Trampet-Günter Grass
    *EDGAR ALLAN POE
    Öyküler
    Kuyu ve sarkaç
    *Tom Amca'nın Kulübesi-Harriet Beecher Stowe
    *Moby Dick -Herman Melville
    *MARK TWAİN
    Tom Sawyer’in Maceraları
    Huckleberyry Finn’in Maceraları
    Mississippi’de Hayat
    JACK LONDON
    Martin Eden
    Beyaz Diş
    Demir Ökçe (Distopya-ütopya)
    *THOMAS STEARNS ELİOT
    Çorak ülke
    Boş Adamlar
    Edebiyat Üzerine Düşünceler
    *JOHN STEİNBECK
    Kenar Mahalle,Bitmeyen Kavga
    Fareler ve İnsanlar
    Gazap Üzümleri
    *SAUL BELLOW
    Boşlukta Sallanan Adam
    *DAN BROWN
    Da Vinci Şifresi
    Dijital Kale
    Melekler ve Şeytanlar
    *JORGE LUİS BORGES
    Kum Kitabı
    *MİLAN KUNDERA
    Varolamanın Dayanılmaz Hafifliği
    *ROBERT LOUİS STEVENSON
    Define Adası
    Dr jekyll ve bay Hyde
    Kara Ok
    *URSULA K. LE GUİN
    Mülksüzler
    Yerdeniz Üçlemesi
    Lavinia
    *JRR TOLKİEN
    Yüzüklerin Efendisi
    Silmarillion
    *JOSEPH CONRAD
    Nostromo
    Karanlığın Yüreği
    *HENRY FİELDİNG
    Tom Jones (İlk basımı 1749 - Dünyada yazılmış ilk romanlardan biri)
    Joseph Andrews
    *WİLKİE COLLİNS
    Beyazlı Kadın
    Aytaşı
    *MARCEL ALLAİN-PİERRE SOUVESTRE
    Fantoma 1 : Suç Dehası
    Fantoma 2: Boş Tabut
    *EDUARDO GALEANO
    Yaratılış /Ateş Anıları 1
    Yüzler ve Maskeler / Ateş Anıları: 2
    Rüzgarın Yüzyılı / Ateş Anıları: 3
    *GEORGES PEREC
    Kayboluş
    ŞEYLER
    w ya da bir çocukluk hatırası
    Yaşam Kullanma Kılavuzu
    *PAUL AUSTER
    New York Üçlemesi
    Ay Sarayı
    Şans Müziği
    *MARK TWAİN
    Tom Sawyer'ın Maceraları
    Huckleberry Finn ‘in Maceraları
    *JAMES JOYCE
    Ulysses
    *ITALO CALVİNO
    Bir kış gecesi eğer bir yolcu
    *ITALO SVEVO
    Senilita Yaşlılık i
    *PATRİCK SÜSKİND
    Güvercin
    Koku

    ****************************************
    *Don Kişot -Miguel de Cervantes
    *Zorba-Nikos Kazancakis
    *Tiffany’de Kahvaltı- Truman Capote
    *Uyanış - Kate Chopin
    *Şeker Portakalı -José Mauro de Vasconcelos
    *Çavdar Tarlasında Çocuklar -Jerome David Salinger
    *Pal Sokağı Çocukları -Ferenc Molnár
    *Genc Bir Köy Hekimi -Mihail Bulgakov
    *Küçük Prens -Antoine de Saint-Exupéry
    *Fahrenheit 451 -Ray Bradbury
    *Gora -Rabindranath Tagore
    *Rüzgâr Gibi Geçti -Margaret Mitchell
    *Kuzey ve Güney -Elizabeth Gaskell
    *Bülbülü Öldürmek -Harper Lee
    *Küçük Kadınlar -Louisa May Alcott
    *Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı -Robert M. Pirsig
    *İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog -Galileo Galilei
    *Muhteşem Gatsby -F. Scott Fitzgerald
    *Özgür İnsanlar -Halldor Laxness
    *İnsanlık Durumu -Andre Molraux
    *Sofi’nin Dünyası - Jestein Gaarde
    *Tatar Çölü -Dino buzzati
    *Oyunun kuralı-Leonardo Sciascia
    *Yetenekli Bay Ripley- Patricia Highsmith
    *Şemsiye -Will Self
    *Mezhaba Beş -Kurt Vonnegut
    *Devlet -Platon
    *Prens -Niccola Machiavelli
    *Martı Jonathan Livingston -Richard Bach
    *Küçük Kara Balık -Samed Behrengi
    *Yüreğinin Götürdüğü Yere Git-Susanna Tamaro
    *Nietzsche Ağladığında- Irvin D. Yalom
    *Böyle Buyurdu Zerdüşt -Friedrich Nietzsche
    *Nehirler Kızıl Akar - Jean Christophe Grange
    *Düşlerin Yorumu-Sigmund Freud
    *Sevgili- Marguerite Duran
    *Gülün Adı-Umberto Eco
    *Beydeba -Kelile ve Dimne
    *Yüzüklerin Efendisi- John Ronald Reuel Tolkien
    *Huzursuzluğun Kitabı -Fernando Pessoa
    *Otostopçunun Galaksi Rehberi (Edebiyat serisi) -Douglas Adams, Eoin Colfer
    *Dorian Gray'in Portresi -Oscar Wilde
    *Carmen -Prosper Merimee
    *Ekmekçi Kadın -Xavier de Montepin
    *Sol Ayağım - Christy Brown
    *Kızıl Ölümün Maskesi - Edgar Allan Poe
    *Gecenin Sonuna Yolculuk -Louis-Ferdinand Celine
    *Beyaz Zambaklar Ülkesi -Grigory Petrov
    *Michael Kohlhaas -Heinrich von Kleist
    *Operadaki Hayalet -Gaston Leroux
    *Guguk Kuşu -Ken Kesey
    *En Mavi Göz – Toni Morrison
    *Effi Briest – Theodor Fontane
    *Sherlock Holmes-Arthur Conan Doyle
    *Maldoror’un Şarkıları - Comte de Lautréamont
    *Hindistan’da Bir Geçit-Edward Morgan Forster
    *Candide ya da İyimserlik - Voltaire
    *Sırça Fanus - Sylvia Plath
    *Wittgenstein'ın Yeğeni: Bir Dostluk - Thomas Bernhard
    *Tehlikeli İlişkiler - Choderlos de Laclos
    *Kent ve Köpekler - Mario Vargas Llosa
    *Kör Baykuş - Sadık Hidayet
    *Atları da Vururlar - Horace Mccoy
    *Derviş ve Ölüm - Mehmet Selimoviç
    *Piyanist - Elfriede Jelinek
    *Schindler'in Listesi - Thomas Keneally
    *Gün Doğarken Bülbül Susar- Elsa Triolet

    *********************************

    *CENGİZ AYTMATOV
    Gün Olur Asra Bedel
    Selvi Boylum Al Yazmalım
    Cemile
    *OĞUZ ATAY
    Tutunamayanlar (1972)
    Tehlikeli Oyunlar (1973)
    Bir Bilim Adamının Romanı (1975)
    Korkuyu Beklerken (1975)
    Oyunlarla Yaşayanlar (1975)
    Günlük (1987)
    Eylem bilim (1998)
    *YUSUF ATILGAN
    Aylak Adam
    Anayurt Oteli
    *AHMET HAMDİ TANPINAR
    Saatleri Kurma Enstütüsü
    Mahur Beste
    Huzur
    *HALİD ZİYA UŞAKLIGİL
    Aşk-ı Memnu
    Mai ve Siyah
    *SABAHADDİN ALİ
    Kuyucaklı Yusuf
    Kürk Mantolu Madonna
    İçimizdeki Şeytan
    *LATİFE TEKİN
    Sevgili Arsız Ölüm
    Berci Kristin Çöp Masaları
    *ATİLLA İLHAN
    Kurtlar Sofrası
    Ben sana Mecburum
    *AZİZ NESİN
    Zübük
    Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz
    *PEYAMİ SAFA
    Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
    Fatih Harbiye
    *HALİDE EDİP ADIVAR
    Sinekli Bakkal
    *REŞAT NURİ GÜNTEKİN
    Çalıkuşu
    Yaprak Dökümü
    Dudaktan Kalbe
    Acımak
    *ORHAN KEMAL
    Bereketli Topraklar Üzerinde
    Gurbet Kuşları
    Hanımın Çiftliği
    *YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
    Yaban
    Kiralık Konak
    *KEMAL TAHİR
    Devlet Ana
    Esir Şehrin İnsanları
    *YAŞAR KEMAL
    İnce Memed
    Yer Demir Gök Bakır
    Orta Direk
    Binboğalar Efsanesi
    *SAİT FAİK ABASIYANIK
    Medarı Maişet Motoru
    Alemdağ'da Var Bir Yılan

    **************************************

    *MEVLANA -Mesnevi
    *YUNUS EMRE-Divan
    *EVLİYA ÇELEBİ-Seyahatname
    *Dede Korkut Kitabı
    *Üç İstanbul - Mithat Cemal Kuntay
    *Eylül - Mehmet Rauf
    *Yılanların Öcü - Fakir Baykurt
    *Puslu Kıtalar Atlası -İhsan Oktay Anar
    *Şu Çılgın Türkler – Turgut Özakman
    *Kendi Gök Kubbemiz -Yahya Kemal Beyatlı
    *Ben Ol da Gör -Seyit Göktepe
    *47’liler, Füruzan
    *Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş
    *Sultan Hamid Düşerken – Nahid Sırrı Örik
    *Ağır Roman, Metin Kaçan
    *İstanbul Hatırası – Ahmet Ümit
    *Mel’un – Selim İleri
    *Araba Sevdası Recaizade Mahmud Ekrem
    *Küçük Ağa-Tarık Buğra
    *Fikrimin İnce Gülü-Adalet Ağaoğlu
    *Safahat -Mehmet Akif Ersoy
    *Çile-Necip Fazıl Kısakürek
    *Memleketimden İnsan Manzaraları – Nazım Hikmet
    *Otuzbeş Yaş (Bütün Şiirleri)-Cahit Sıtkı Tarancı
    *Drina’da son gün-Faik Baysal
    *Gazoz Ağacı- Sabahattin Kudret Aksal
    *Gülistan -Sadi-i Şirazi
    *Kutadgu Bilig- Yusuf Has Hacib
    *Sergüzeşt- Samipaşazade Sezai
    *Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç-Hüseyin Rahmi Gürpınar
    *Ömer Seyfettin (Kaşağı-Falaka-Ferman-Külah-Perili Köşk-Yalnız Efe-Yüksek Ökçeler)
    *Kültürden İrfana - Cemil Meriç
    *Şah ve Sultan - İskender Pala
    *Yalnız Seni Arıyorum - Orhan Veli
    *Zeytindağı - Falih Rıfkı Atay
    *Sevda Sözleri - Cemal Süreya
    *Aganta Burına Burınata –( Halikarnas Balıkçısı- Cevat Şakir Kabaağaçlı

    *************************************
    NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜ ALAN TÜM YAZARLAR VE YAZARLARIN ÖNEMLİ ESERLERİ :

    1901
    Sully Prudhomme (16 Mart 1839, Paris, Fransa – 6 Eylül 1907)
    1902
    Theodor Mommsen (30 Kasım 1817, Garding, Almanya – 1 Kasım 1903)
    1903
    Bjørnstjerne Bjørnson (8 Aralık 1832, Kvikne, Norveç – 26 Nisan 1910)
    1904
    Frédéric Mistral (8 Eylül 1830, Provence, Fransa – 25 Mart 1914)
    José Echegaray y Eizaguirre (19 Nisan 1832, Madrid, İspanya – 14 Eylül 1916)
    1905
    Henryk Sienkiewicz (5 Mayıs 1846, Polonya – 15 Kasım 1916) – Türkçeye çevrilen kitabı: “Ateş ve Kılıç”
    1906
    Giosuè Carducci (27 Temmuz 1835, Pietrasanta, İtalya – 16 Şubat 1907)
    1907
    Rudyard Kipling (30 Aralık 1865, Mumbai, Hindistan – 18 Ocak 1936) – “Dilek Evi”
    1908
    Rudolf Christoph Eucken (5 Ocak 1846, Almanya – 15 Eylül 1926) – Alman felsefeci. “Hayatın Anlamı’’
    1909
    Selma Lagerlöf (20 Kasım 1858, Mårbacka, İsveç – 16 Mart 1940) – İsveçli kadın yazar. Türkçeye çevrilen önemli eserleri: “Küçük Nils Holgersson’un Yaban Kazlarıyla Maceraları”, “Nils Holgersson’un Serüvenleri”
    1910
    Paul Heyse (15 Mart 1830, Berlin, Almanya – 2 Nisan 1914) – Türkçeye çevrilen kitabı: “Andrea Delfin”
    1911
    Count Maurice Maeterlinck (29 Ağustos 1862, Gent, Belçika – 6 Mayıs 1949,) – Türkçeye çevrilen kitabı: “Mavi Kuş”
    1912
    Gerhart Hauptmann (15 Kasım 1862, Polonya – 6 Haziran 1946) – “Atlantis”
    1913
    Rabindranath Tagore (7 Mayıs 1861, Kalküta, Hindistan – 7 Ağustos 1941) – “Gora”,
    1914
    Bu sene kimseye ödül verilmemiştir.
    1915
    Romain Rolland (29 Ocak 1866, Fransa – 30 Aralık 1944) – “Yaşama Sevgisi”
    1916
    Verner von Heidenstam (6 Temmuz 1859, Olshammar, İsveç – 20 Mayıs 1940)
    Henrik Pontoppidan (24 Temmuz 1857, Danimarka – 21 Ağustos 1943)
    1917
    Karl Adolph Gjellerup (2 Haziran 1857, Danimarka – 13 Ekim 1919)
    1918
    Bu sene kimseye ödül verilmemiştir.
    1919
    Carl Spitteler (24 Nisan 1845, İsviçre – 29 Aralık 1924)
    1920
    Knut Hamsun ( 4 Ağustos 1859, Lom, Norveç – 19 Şubat 1952) –: “Açlık”
    1921
    Anatole France (16 Nisan 1844, Paris, Fransa – 12 Ekim 1924) – Kırmızı Zambak”
    1922
    Jacinto Benavente (12 Ağustos 1866, Madrid, İspanya – 14 Temmuz 1954)
    1923
    William Butler Yeats (13 Haziran 1865, İrlanda – 28 Ocak 1939) – “Dibbuk”
    1924
    Wladyslaw Reymont (7 Mayıs 1867, Polonya – 5 Aralık 1925)
    1925
    George Bernard Shaw (26 Temmuz 1856, Dublin, İrlanda – 2 Kasım 1950) “Ölümsüzlüğün Sırrı”
    1926
    Grazia Deledda (28 Eylül 1871, İtalya – 15 Ağustos 1936)
    – İtalyan kadınyazar. “Sardinya Efsaneleri”
    1927
    Henri Bergson (18 Ekim 1859, Paris, Fransa 4 Ocak 1941) – “Madde ve Bellek”
    1928
    Sigrid Undset (20 Mayıs 1882, Danimarka – 10 Haziran 1949) – Norveçli kadın yazar. Türkçeye çevrilen kitabı: “Her Kadın Gibi”
    1929
    Thomas Mann (6 Haziran 1875, Lübeck – 12 Ağustos 1955) – Alman yazar. Türkçeye çevrilen önemli eserleri: “Venedik’te Ölüm”, “Buddenbrooklar / Bir Ailenin Çöküşü”, “Büyülü Dağ”, “Yusuf ve Kardeşleri”
    1930
    Sinclair Lewis (7 Şubat 1885, Minnesota, ABD – 10 Ocak 1951) – Türkçeye çevrilen kitabı: “Vahşi Aşk”
    1931
    Erik Axel Karlfeldt (20 Temmuz 1864, Karlbo, İsveç – 8 Nisan 1931,)
    1932
    John Galsworthy (14 Ağustos 1867, Kingston, Birleşik Krallık – 31 Ocak 1933)
    1933
    Ivan Alekseyevich Bunin (22 Ekim 1870, Voronej, Rusya – 8 Kasım 1953) – Türkçeye çevrilen kitabı: “Mitya’nın Aşkı”
    1934
    Luigi Pirandello (28 Haziran 1867, Agrigento, İtalya – 10 Aralık 1936) – “Gölge Adam
    1935
    Bu sene kimseye ödül verilmemiştir.
    1936
    Eugene O’Neill (16 Ekim 1888, Longacre Square – 27 Kasım 1953) – ABD’li oyun yazarı. Türkçeye çevrilen kitabı: “Allahın Ayısı”
    1937
    Roger Martin du Gard (23 Mart 1881, Fransa – 22 Ağustos 1958) – “Thibault’lar
    1938
    Pearl Sydenstricker Buck (26 Haziran 1892, Batı Virginia, ABD – 6 Mart 1973) – Nobel edebiyat ödülünü alan ilk Amerikalı kadın. “Sürgün
    1939
    Frans Eemil Sillanpää (16 Eylül 1888, Finlandiya – 3 Haziran 1964) – Türkçeye çevrilen kitabı: “Taşra Kızı”
    1940 –1941-1942- 1943
    Bu yıllar arasında kimseye ödül verilmemiştir.
    1944
    Johannes Vilhelm Jensen (20 Ocak 1873, Danimarka – 25 Kasım 1950,) – Türkçeye çevrilen kitabı: “Kralın Düşüşü”
    1945
    Gabriela Mistral (7 Nisan 1889, Vicuña, Şili – 10 Ocak 1957) – Asıl adı Lucila de María del Perpetuo Socorro Godoy Alcayaga. Kadın şair, eğitimci, diplomat. Türkçeye çevrilen önemli eserleri: “Gabriela Mistral Şiirlerinden Seçmeler”
    1946
    Hermann Hesse (2 Temmuz 1877, Calw, Almanya – 9 Ağustos 1962) – “Bozkırkurdu”, Siddhartha”,“Boncuk Oyunu”
    1947
    André Gide (22 Kasım 1869, Paris, Fransa – 19 Şubat 1951) – “Pastoral Senfoni”, “Kalpazanlar”, “Ayrı Yol
    1948
    Thomas Stearns Eliot (26 Eylül 1888, St. Louis, Missouri, ABD – 4 Ocak 1965) – ”, “İhtiyar Farenin Kediler Kılavuzu”
    1949
    William Faulkner (25 Eylül 1897, New Albany, Mississippi, ABD – 6 Temmuz 1962) – “Ses ve Öke”, “Köy’’
    1950
    Bertrand Russell (18 Mayıs 1872, Birleşik Krallık – 2 Şubat 1970) – “Eğitim Üzerine”, “İnsanlığın Yarını
    1951
    Pär Lagerkvist (23 Mayıs 1891, İsveç – 11 Temmuz 1974) – “Yeryüzü Sürgünü”
    1952
    François Mauriac (11 Ekim 1885, Bordeaux, Fransa -1 Eylül 1970) –”, “Yılan Düğümü”
    1953
    Winston Churchill (30 Kasım 1874, Birleşik Krallık – 24 Ocak 1965) – Politikacı.
    1954
    Ernest Hemingway (21 Temmuz 1899, Illinois, ABD – 2 Temmuz 1961) – Türkçeye çevrilen önemli eserleri: “Çanlar Kimin İçin Çalıyor”, “Yaşlı Adam ve Deniz”
    1955
    Halldór Laxness (23 Nisan 1902, Reykjavík, İzlanda – 8 Şubat 1998) – “Özgür İnsanlar”
    1956
    Juan Ramón Jiménez (24 Aralık 1881, Moguer, İspanya – 29 Mayıs 1958) –”, “Ruhsal Sone”
    1957
    Albert Camus (7 Kasım 1913, Fransız Cezayiri – 4 Ocak 1960) – “Yabancı”, “Veba”, “Düşüş, “Yaz”
    1958
    Boris Pasternak (10 Şubat 1890, Moskova, Rusya – 30 Mayıs 1960) – Boris Pasternak, Sovyetler Birliği Hükümeti’nin baskısı üzerine bu ödülü reddetmek zorunda kalmıştır. “İnsanlar ve Haller
    1959
    Salvatore Quasimodo (20 Ağustos 1901, İtalya – 14 Haziran 1968) Türkçeye çevrilen önemli kitapları: “Güngünüstüne”
    1960
    Saint-John Perse (31 Mayıs 1887, Guadeloupe – 20 Eylül 1975) – Fransız şair ve diplomat. Türkçeye çevrilen eserleri: “Sözcükler Denizi”
    1961
    Ivo Andric (9 Ekim 1892, Travnik, Bosna-Hersek – 13 Mart 1975) – Türkçeye çevrilen kitapları: “Drina Köprüsü”, “Travnik Günlüğü”
    1962
    John Steinbeck (27 Şubat 1902, Kaliforniya, ABD – 20 Aralık 1968) -“Fareler ve İnsanlar”, “Gazap Üzümleri
    1963
    Giorgos Seferis - (13 Mart 1900 – 20 Eylül 1971) – Urla doğumlu Yunan şair. Daha çok Yorgos Seferis olarak bilinir. “Üç Kırmızı Güvercin”
    1964
    Jean-Paul Sartre (Reddetti) (21 Haziran 1905, Paris, Fransa – 15 Nisan 1980) – Kendisine verilen diğer tüm resmi ödülleri reddettiği gibi Nobel Edebiyat Ödülünü de reddetmiştir. Türkçeye çevrilen önemli kitapları: “Bulantı”, “Varoluşçuluk”, “Varlık ve Hiçlik”, “Akıl Çağı
    1965
    Mihail Şolohov (24 Mayıs 1905, Vyoshenskaya, Rusya – 21 Şubat 1984) – “Durgun Don
    1966
    Shmuel Yosef Agnon (17 Temmuz 1888, Buchach, Ukrayna – 17 Şubat 1970) –
    “Tılsım”
    Nelly Sachs (10 Aralık 1891, Schöneberg, Almanya – 12 Mayıs 1970) – Alman asıllı İsveçli kadın yazar ve şair. “Akkor Bilmeceler
    1967
    Miguel Ángel Asturias (19 Ekim 1899, Guatemala – 9 Haziran 1974) – “Kasırga”
    1968
    Yasunari Kawabata (11 Haziran 1899, Osaka, Japonya – 16 Nisan 1972) –Karlar Ülkesi
    1969
    Samuel Beckett (13 Nisan 1906, Foxrock, İrlanda – 22 Aralık 1989) – Türkçeye çevrilen önemli eserleri: “Üçleme”, Üçleme 2″,Üçleme 3” Godot’ yu Beklerken
    1970
    Aleksandr Soljenitsin (11 Aralık 1918, Kislovodsk, Rusya – 3 Ağustos 2008) –”, “İvan Denisoviç’in Bir Günü’’
    1971
    Pablo Neruda (12 Temmuz 1904, Parral, Şili – 23 Eylül 1973) – “Sevdiğime Seslenir Gibi”
    1972
    Heinrich Böll – (21 Aralık 1917, Köln, Almanya – 16 Temmuz 1985) – “Fotoğrafta Kadın da Vardı”, “İlk Yılların Ekmeği”, “Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru”, “Dokuz Buçukta Bilardo”, “
    1973
    Patrick White – (28 Mayıs 1912, Londra, Birleşik Krallık – 30 Eylül 1990) – “Çöl”
    1974
    Eyvind Johnson (29 Temmuz 1900, İsveç – 25 Ağustos 1976) – “Yaşamak Dediğin”
    Harry Martinson (6 Mayıs 1904, İsveç – 11 Şubat 1978)
    1975
    Eugenio Montale (12 Ekim 1896, Cenova, İtalya – 12 Eylül 1981) – Türkçeye çevrilen önemli eserleri: “Xenia”
    1976
    Saul Bellow (10 Haziran 1915, Lachine, Kanada – 5 Nisan 2005) – Türkçeye çevrilen önemli kitapları: ‘’ Boşlukta Sallanan Adam’’
    1977
    Vicente Aleixandre (26 Nisan 1898, Sevilla, İspanya – 14 Aralık 1984) – Türkçeye çevrilen önemli eserleri: “Kılıçtan Keskin Dudaklar”
    1978
    Isaac Bashevis Singer (21 Kasım 1902, Leoncin, Polonya – 24 Temmuz 1991) – Polonya kökenli Amerikalı yazar. “Toplu Öyküler”
    1979
    Odysseas Elytis (2 Kasım 1911, Kandiye, Yunanistan – 18 Mart 1996) – Türkçeye çevrilen önemli eserleri: “Övgüler Olsun Sana”
    1980
    Czeslaw Milosz (30 Haziran 1911, Litvanya – 14 Ağustos 2004) – Türkçeye çevrilen önemli eserleri: “Tutsak edilmiş Akıl”
    1981
    Elias Canetti (25 Temmuz 1905, Rusçuk, Bulgaristan – 14 Ağustos 1994) – Eserlerini Almanca yazmıştır. Türkçeye çevrilen önemli kitapları: “Körleşme’’, İnsanın Taşrası,
    1982
    Gabriel García Márquez (6 Mart 1927, Kolombiya – 17 Nisan 2014) – Türkçeye çevrilen önemli kitapları: “Yüzyıllık Yalnızlık”, “Kolera Günlerinde Aşk”,
    1983
    William Golding (19 Eylül 1911, Newquay, Birleşik Krallık – 19 Haziran 1993) – “Sineklerin Tanrısı”
    1984
    Jaroslav Seifert (23 Eylül 1901, Žižkov, Çek Cumhuriyeti – 10 Ocak 1986)
    1985
    Claude Simon (10 Ekim 1913 – 6 Temmuz 2005) – Fransız yazar. Türkçeye çevrilen önemli kitapları: “Tramvay”
    1986
    Wole Soyinka – 13 Temmuz 1934, Abeokuta, Nijerya doğumlu.
    1987
    Joseph Brodsky (24 Mayıs 1940, St. Petersburg, Rusya – 28 Ocak 1996) – Rus asıllı Amerikalı şair.
    1988
    Necip Mahfuz (11 Aralık 1911, Kahire, Mısır – 30 Ağustos 2006) “Ezilenler
    1989
    Camilo José Cela (11 Mayıs 1916, İspanya – 17 Ocak 2002)– Türkçeye çevrilen önemli eserleri: “Arı Kovanı
    1990
    Octavio Paz (31 Mart 1914, Meksika – 19 Nisan 1998) – “Öteki Ses
    1991
    Nadine Gordimer (20 Kasım 1923 – 13 Temmuz 2014) – Güney Afrikalı kadın yazar. “Başka Dünyalar"
    1992
    Derek Walcott - (23 Ocak 1930, Saint Lucia – 17 Mart 2017) – Saint Lucialı şair, yazar ve ressam.
    1993
    Toni Morrison – 18 Şubat 1931, Ohio doğumlu ABD’li kadın yazar. “En Mavi Göz”
    1994
    Kenzaburo Oe – 31 Ocak 1935, Japonya doğumlu yazar. “Kişisel Bir Sorun”
    1995
    Seamus Heaney – (13 Nisan 1939, Castledawson – 30 Ağustos 2013), İrlandalı yazar. Türkçeye çevrilen önemli eserleri: “Kuzey”
    1996
    Wislawa Szymborska (2 Temmuz 1923, Kórnik – 1 Şubat 2012) Polonyalı kadın yazar. Türkçeye çevrilen önemli eserleri: “Başlıksız Olabilir”.
    1997
    Dario Fo -(24 Mart 1926, Sangiano, İtalya – 13 Ekim 2016), İtalyan yazar. “Sıradan Bir Gün ve Diğer Oniki Komedi”
    1998
    José Saramago (16 Kasım 1922 – 18 Haziran 2010) – Portekizli yazar. “Görmek”, “Körlük
    1999
    Günter Grass – 16 Ekim 1927, Gdansk, Polonya doğumlu Alman yazar. Teneke Trampet
    2000
    Gao Xingjian – 4 Ocak 1940, Ganzhou, Çin doğumlu yazar, çevirmen, eleştirmen ve ressam. Türkçeye çevrilen önemli eserleri: “Ruh Dağı”, “Yalnız Bir Adamın Kitabı”
    2001
    Vidiadhar Surajprasad Naipaul – 17 Ağustos 1932, Trinidad doğumlu Britanyalı yazar. “Büyülü Tohumlar”
    2002
    Imre Kertész – 9 Kasım 1929, Budapeşte, Macaristan doğumlu. “Kadersizlik
    2003
    John Maxwell Coetzee – 9 Şubat 1940, Güney Afrika doğumlu yazar ve akademisyen. “Utanç
    2004
    Elfriede Jelinek – 20 Ekim 1946, Avusturya doğumlu, kadın feminist oyun yazarı ve romancı. “Piyanist
    2005
    Harold Pinter – 10 Ekim 1930, Londra doğumlu İngiliz oyun yazarı, senarist, şair, tiyatro yönetmeni ve aktör. “Ay Işığı”
    2006
    Orhan Pamuk – 7 Haziran 1952, İstanbul doğumlu. Nobel Edebiyat ödülünü alan ilk Türk yazar. Kitapları: “Kara Kitap”, “Kar”, “Cevdet Bey ve Oğulları”, “Yeni Hayat”, “Beyaz Kale”
    2007
    Doris Lessing – 22 Ekim 1919, Kirmanşah, İran doğumlu Britanyalı kadın yazar (İngiltere/Britanya). “Son Aydınlık Yaz”
    2008
    Jean-Marie Gustave Le Clézio – 13 Nisan 1940, Nice, Fransa doğumlu. “Çöl”
    2009
    Herta Müller – 17 Ağustos 1953, Romanya doğumlu Alman kadın yazar.“Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım’’
    2010
    Mario Vargas Llosa – 28 Mart 1936, Peru doğumlu. “Yeşil Ev”
    2011
    Tomas Gösta Tranströmer – 15 Nisan 1931, Stockholm, İsveç doğumlu şair, psikolog ve çevirmendir. “Hüzün Gondolu”, “İzmir Saat Üç”
    2012
    MoYan (Guan Moye) – 17 Şubat 1955, Gaomi, Çin doğumlu. Gerçek adı Guan Moye’dir, ancak Çince “sakın konuşma!” anlamına gelen Mo Yan mahlasını kullanır. Sürekli sansürlenen ve eserleri korsan yollarla çoğaltılan Çinli yazarlar arasında en meşhurudur. “Kızıl Darı Tarlaları”
    2013
    Alice Munro – 10 Temmuz 1931, Kanada doğumlu kadın yazar. “Sevgili Hayat”
    2014
    Patrick Modiano – 30 Temmuz 1945, Boulogne-Billancourt, Fransa doğumlu. Türkçeye çevrilen önemli eserleri: “En Uzağından Unutuşun”
    2015
    Svetlana Aleksiyeviç – 31 Mayıs 1948, İvano-Frankivsk, Ukrayna doğumlu kadın yazar. Kızıl İnsanın Sonu”
    2016
    Bob Dylan – 24 Mayıs 1941, ABD doğumlu. Asıl adı: Robert Allen Zimmerman.
    2017
    Kazuo Ishiguro – 8 Kasım 1954, Japonya doğumlu İngiliz romancı. Türkçeye çevrilen önemli eserleri: “Beni Asla Bırakma”, “Günden Kalanlar”
    2018
    Olga Tokarczuk- 29 Ocak 1962 Polonya – ‘’Koşucular
    2019
    Peter Handke - 6 Aralık 1942- Avusturya - ‘’Hiçkimse Koyu'nda Bir Yıl’’


    ***************************************************************************