Kimseyi yargılayacak halimiz yok.
Birbirimizin yarasına sahip çıkalım. İnsanın en saf haliyiz burada, unutmayalım, acı çeken insan.
.
.
İlksöz: Yerin altı da acı, yerin üstü de...
İstanbul'da nerede olduğu bilinmeyen ama yerin altında hücreleri bulunan bir hapishane ya da tutukevi. Zaman zaman birileri gelip o hücrelerden birilerini alıp götürmekte, işkence etmekte, işkence sonrası hâlâ hayattaysa hücresine geri bırakmakta. Hücreye yeni gelen de bu döngüde, ne zamandır hücrede olduğu bilinmeyen de. Bu acı nasıl unutulur, yer üstüne çıkabilme umudu nasıl sürekli yaşatılabilir... Konuşarak, birbirlerine sanki o kara zindanda yokmuşcasına, ölüm onlarla birlikte nefes almıyormuşcasına yaşamdan anılar, hikâyeler anlatarak...
Burhan Sönmez'den okuduğum ikinci kitap. Belki yer üstündeki İstanbul'un (yazar onları da hücrede olmayan ama tutuklu hayatı yaşarcasına ev ve iş yerleri arasında sıkışıp kalmış insanlar olarak tanımlıyor) bir türlü hikâyeye tam olarak giremesinden olacak, bir yerde takılıp kalıyor sanki kitap. Sadece aşağıdaki hücreden devam etsek, onu yer üstü ile ilişkilendirmeye zorlamasak daha da mı severdim diye düşündüm kitap bittikten sonra. Sevdim mi evet ama Masumlar kadar değil. Meraklısına. Kitapla. Sağlıcakla.
.
.
.
Sonsöz(ler):
Acı zihni böldüğü gibi dünyayı da bölünce, insanlar burayı acının, yukarıdaki lstanbul'u ise acısızlığın mekanı sanıyordu. lşte seraplar çağı! Bir yalanı gizlemenin en iyi yolu başka bir yalan söylemekti. Yer üstündeki acıları gizlemenin yolu da yeraltında acılar yaratmaktan geçerdi. Burada soğuk hücrelere kapatılanlar, dışarıdaki kalabalığı, caddeleri özlerdi. Dışarıdakiler de hücreden uzak, sıcak yataklarında uyudukları için sevinirlerdi. Oysa İstanbul, umutsuzluktan boğulan ve sabahları işe solucan gibi sürünerek giden