• Mehmet Akif, 1908’de II. Meşrutiyet’in İlanı’nın ardından yazdığı ve II. Abdülhamit için
    “Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i İblîs’e!” dediği “İstibdad” şiirini “Kardeşim Midhat Cemal’e” diyerek yakın dostu Mithat Cemal’e ithaf etmişti.

    Bu ithaf sadece bir şairin yakın dostuna yaptığı bir jest değildi.

    Mahkeme üyeliğinin ardından noterlik yapmaya başlayan Mithat Cemal, 1906 yılında Yıldız Sarayı’na ulaşan bir jurnal yüzünden evi basılarak tutuklanmıştı.

    Suçlama, Mithat Cemal’in bir Namık Kemal kitabının baskı kalıplarını bulundurmasıydı. Bir süre tutuklu yattıktan sonra bırakılmıştı ama uzun süre arkadaşları başka bir jurnale kurban gitmemek için ondan uzak durmuşlardı.

    Bu muamele ve yakın çevrenin verdiği bu tepki Akif’in içine o kadar oturmuş olacak ki 1908’de II. Meşrutiyet’in ilan edilince yazdığı şiiri Mithat Cemal’e ithaf etmekle kalmadı, “İstibdad” şiirinin altına “Bir gün evvel” diyerek başka bir şiir daha ekledi.

    Şiir, istibdad günlerinde birine selam verdiği için, eşinin mahalleyi inleten bağrışları arasında bir adamın gözaltına alınışını anlatmaktaydı:



    “Beş on herif yapışıp bir fakîrin ellerine,
    Sürüklüyor; öteden bir kadın diyor:
    — Bırakın!
    Kocam ne yaptı? Nedir cürmü bî-günâh adamın?
    Zavallının büyük evlâdı öldü askerde;
    İkinci oğlu da sürgün Yemen’de bir yerde.
    Acıklı, göğsü sakat koyverin, didiklemeyin;
    Günâhtır etmeyin oğlum, ayıptır eylemeyin.
    Efendi kim, o ne bilsin? Bilirse hem ne çıkar?
    Kilercisiyle uzaktan biraz hısımlığı var.
    Geçende komşuyu görmüş, demiş selâm söyle.
    Demek alınmayacak Tanrı’nın selâmı bile!

    ...

    «Sürün! » demiş, ona Şevketli’nin irâdesi var.
    — Sürüm sürüm sürünün tez zamanda alçaklar!
    Ya sen, zebâni kıyâfetli, gulyabâni paşa,
    İlâhi yumru başın bir geleydi sivri taşa!
    Yılan bakışlı şebek, bir bakın şunun gözüne!
    Kazık boyundan utan... Tû! Herif senin yüzüne!
    Sakın mahallede erkek bırakmayın, götürün.
    Sayıyla vermediler, öyle, posta posta sürün!
    Bakın şu hayduda; durmuş yıkın diyor evimi!
    Torunlarım ya herif, aç kalıp dilensin mi?
    Mahallemizde de çıt yok, ne oldu komşulara?
    Susup da kurtulacak sanki hepsi aklısıra.
    Ayol, yarın da sizin hânümânınız sönecek...
    Ne var sıçan gibi evlerde şimdiden sinecek?
    Yazık sizin gibi erkeklerin kıyâfetine...
    — Yetişti yaygaran artık... Çekil kadın evine!
    Atın şu kaltağı gitsin, tıkın hemen içeri.
    — Paşam, bayıldı kadın.
    — Anlamam o hîleleri.
    Demek ki bekleyelim gelsin âlemin keyfi...
    Saat üç oldu, geciktik, omuzlayın herifi.”

    Aslında anlatılan biraz değiştirilmiş olarak Mithat Cemal’in gözaltına alınışıydı. Akif hem o haksızlığı hem de o Paşa’yı tarihe böyle nakşetmişti.

    Ama sadece Abdülhamit devrinde gözaltına alınmış çok sevdiği hocası için, yakın dostu Mithat Cemal için değil, daha sonra İttihat ve Terakki devrindeki baskılar yüzünden başına iş gelmiş dostları için de o mahalledekiler gibi pencerelerini kapatmamış, dostlarına yardım etmeye çalışmıştı.

    Fıtraten ve fikren birbirinden farklı iki insan olan Mithat Cemal (1950’de CHP’den vekil adayı olmuştu) ve Mehmet Akif’in dostluğu, ezberler dışında hakkında pek de bir şey bilmediğimiz “milli şairimiz” hakkında başka şeyler de anlatıyor.

    1903 yılında tanışmış iki arkadaş, siyasetle uğraşmanın tehlikeli olduğu yıllarda her hafta önce Çarşamba, sonra Cuma günleri olmak üzere bir araya geliyor ve Fransız edebiyatının en seçkin örneklerini Fransızca orijinallerinden okuyorlardı.

    Akif, o yıllarda Arapça ve Fransızca’ya olan hakimiyeti ve çevirileriyle de ünlenmişti. Hugo’dan Daudet’e, Dumas’tan Zola’ya uzanan bu okumalarda Akif’in favorisi Emile Zola’ydı. Romanlarındaki müstehcenlik yüzünden Zola okunmasını eleştirenlere karşı da “ahlaksızlığı böyle göstererek aslında ahlaka hizmet ettiğini” söyleyecek kadar açık ve rahattı.

    Bu rahatlıkla o yıllarda İstanbul’a gelmiş bir Rus Yahudisi ressam olan Feldman’a Çamlıca’daki bir köşkte poz verip, fessiz bir portresini yaptırmıştı.

    İslamiyet ile ilgili fikirlerini ise bugünlerde dillendirmek bile cesaret isterdi. Bundan 110 yıl önce bir Ramazan ayında devrin İslamcı gazetesi Sırat-ı Müstakim’deki Hasbıhal köşesinde yolda yürürken önüne çıkan bir türbe üzerine yazmıştı:

    “Üç gün evvel, Beyazıt’tan Fatih’e doğru gidiyordum... Kendimi sol tarafa atıp arabalardan kurtulmak istedim. Göğsüm Osman Baba türbesinin parmaklıklarına çarptı. Fena halde canım yandı. O acının tesiriyle “yol ortasında mezar olur mu, bu ne maskaralık” demiş bulundum. Vay efendim derhal sağdan soldan itiraz sesleri yükselmeye başladı. Garibi neresi, işin içine yine şeriat bahsi karıştırdık. “Zavallı şeriat! Kimlerin elinde, hem ne gibi işlere alet olduğunu biliyor musun? Allah aşkına olsun biz daha ne zamana kadar şeriatı üzerimize çökmüş bir kabus, karşımıza çıkmış bir umacı tahayyül edeceğiz? Dünyanın en kalabalık bir caddesinin ortasında bir ölü yatmış, gelip geçen dirilerin hayatı üzerinde adeta tasarruf ediyor. Yahu şu mezarı kaldıralım desen derhal kıyametler kopuyor, şeriatın müsaadesi yoktur ne yapıyorsun deniyor.”

    Yine aynı yıllarda İstanbul’da patlak veren kolera salgını için bir okurunun eski zamanlardaki gibi para ile hafızlar tutulup, İstanbul’un etrafında hatim indirilmesi teklifine yine Sırat-ı Müstakim gibi bir gazetede şöyle itiraz etmişti:

    “Evet böyle bir eski usul vardı, lakin hiçbir vakit dindarane değildi. Hükümet-i sabıka (II. Abdülhamit ve istibdat hükümeti) mevkiini tahkim için millete savlet eden felaketlerden bile istifade etmek isterdi, yoksa sari hastalıklara karşı nizamat-ı sıhhiyeyi tamamiyle tatbikten başka bir tedbir olmayacağını pekala bilirdi. Yıldız’da yüksek sesle tilavet edilen Buhariler hastalığı def etmek için değil, sadedil halkın hissiyat-ı diniyesini okşayarak huluskar bir padişaha ihlas celb etmek içindi.”

    23 Temmuz 1908’den dört gün sonra Rasathane müdürü Fatin Hoca tarafından İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne kaydedilirken “Onların her dediğine değil, cemiyetin makul olan dediklerini” yapacağına yemin etmişti. İttihat ve Terakki döneminde hem milletçilikle hem Batıcılıkla mücadele etti ama İttihatçılar isyan hazırlıklarına girişen Arapları ikna etmesi için Hicaz’a, Birinci Dünya Savaşı yıllarında İslam dünyasını cihada davet etmek için Berlin’e gönderildiğinde bir vatansever olarak tereddütsüz gitti.

    İstanbul işgal edilince, İttihatçılara kızıp Mustafa Kemal’in ismen davetiyle oğluyla birlikte Milli Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçip, halkı savaşa çağıran vaazlar, hutbeler verdi.

    Birinci Meclis’e Burdur milletvekili olarak girdi, İstiklal Marşı’nı yazdı. İkinci Meclis’e aday olmadı ama hilafetin ilga edilmesinden sonra Terakkiperver Fırka’nın kapatıldığı, aralarında Akif’in yakın dostu Eşref Edip’in de olduğu gazetecilerin tutuklandığı Takrir-i Sükün günlerinde Mustafa Kemal’in de onayıyla Kuran meali yazdırma işini aynı Meclis, Mehmet Akif’e teklif etmekte tereddüt etmedi.

    Ama bir süre sonra, olan biten devrimlere kayıtsız kalmakla suçlanıp CHP’nin sesi Ulus gazetesinde “Hadi git sen kumunda oyna” diye yol gösterilecek de aynı Akif’ti. Hakkında herhangi bir soruşturma yoktu, zorunlu değildi ama “Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar, ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum, bundan dolayı gidiyorum” diyerek gönüllü bir sürgün kararıyla Mısır’a gitti.

    Onu Mısır’a davet eden ve orada himaye eden son sadrazamlardan Said Halim Paşa’nın kardeşi Abbas Halim Paşa’nın ölümüne kadar da Mısır’da yaşadı. Türkiye’den kaçmış insanlarla birlikteydi ama ülkede olan bitenler hakkında yazmadı, konuşmadı.

    Bu arada Türkiye’de şapka, harf devrimleri oldu anayasadan İslam ibaresi çıkarıldı ama Mehmet Akif, Kuran meali için devletle yaptığı mukaveleyi 1932 yılına kadar feshetmedi. Dücane Cündioğlu’nun Bir Kuran Şairi çalışmasında ortaya koyduğu gibi feshetmesinin sebebi de 1932 yılındaki Türkçe ibadet girişimleri de değildi. Fesih kararını onun öncesinde almıştı, sebebi de yazdıklarının bir türlü içine sinmemesi ve artık şiir yazamamasıydı.



    1935 yılında hastalanınca önce Antakya’ya gelerek bir süre tedavi oldu, sonra da 1936 yılında gemiyle İstanbul’a döndü ve hastaneye yatırıldı. Karaciğerinden rahatsızdı, çok zayıflamıştı ama fotoğraflarda göründüğü gibi yalnız ve bakımsız halde de değildi. İki yıl önce vefat eden dostu Abbas Halim Paşa’nın kızı Emine Hanım’ın girişimiyle Nişantaşı’nda o yıllarda İstanbul’un en iyi ve tek özel hastanesi olan Şişli Şifa Yurdu’na (Bugünkü Nişantaşı Plaza) yatırılmıştı.

    İstanbul’a dönüşü, bütün gazetelerde haber olmuş, yazarlar, şairler onun için “Hoş geldin Üstad” yazıları yazmış, hatta şiiri üzerinden tartışmalar bile yaşanmıştı. Cumhuriyet’te Peyami Safa, Tan’da Yusuf Ziya Ortaç hasta yatağındaki Akif’in şiirini eleştirenlere karşı yazılar kalem aldılar. Sadece Yedigün’den Feridun Kandemir’e değil, Tan’dan Cumhuriyet’e kadar gazete ve dergilere röportajlar verdi.

    Son Posta gazetesine hastane odasında verdiği röportajda “Mısır’da Türkiye hakkında ne düşünülüyor” sorusuna şöyle cevap vermişti:

    “Mısır’daki münevver tabaka bu inkılabımızı takdir ile yâd ediyorlar, kendileri boyunduruk altında yaşadıkları için Türkiye’nin bugünkü inkılabını ve muvaffakiyetini alkışlıyorlar. Bilhassa ecnebi imtiyazlarının Türkiye’den kaldırılması her münevver Mısırlının bir Türk kadar sevinmesini mucip olmaktadır.”

    Yine Yarım Ay dergisine verdiği röportajda da benzer şeyler söylemişti:

    “Mısırlılar Türkler taklit etmek için, ancak ve ancak muazzam inkılabımızın her safhasını büyük bir merakla takip etmektedirler. İstiklal mevhumunu anlayan her münevver Mısırlı Türk inkılabının aşığıdır.”

    İnkılapları överken verdiği örnekler, seçtiği cümleler özenliydi. Ama bu dengeli üslubu bile devletin onun nasıl vize alıp ülkeye giriş yaptığını gizli yazışmalarla sorgulamasını hastanede ve evinde kimlerin ziyaretine geldiğini irtica koduyla takip etmesini engelleyememişti.

    Hastaneden çıktıktan sonra yine Hidiv ailesine ait önce Baltacı Çiftliği’nde ardından yine aynı aile ait Beyoğlu’nun en gözde apartmanlarından Mısır Apartmanı’nda yaşadıktan sonra 27 Aralık 1936 Pazar akşamı hayatını kaybetti.

    Vefatı da bugünlerde anlatıldığı gibi sessiz sedasız olmamıştı. Bütün gazeteler vefat haberini manşetlerinden ve taziye yazılarıyla duyurmuşlardı.

    Haberi “Mehmet Akif’i kaybettik” başlığıyla veren Cumhuriyet’ten okuyalım:

    “Büyük şair dün akşam vefat etti... Bu yaz, sanki hayatının son devrelerini yaşadığını hisseden şair, vatanına dönmek arzusunu göstermiş ve İstanbul’a avdet etmişti... Büyük şair nihayet dün akşam Türk milletine İstiklâl Marşı, Çanakkale müdafaası gibi yüksek eserler miras bırakarak Allah’ın rahmetine kavuşmuştur.”

    Cenazesi de sessiz sedasız kaldırılmamıştı. Gazetelerin hepsinde cenaze bilgileri mevcuttu.

    Ama devlet bir yıl sonra şair Abdülhak Hamit’e yapacağı resmi cenaze törenini, milli marşının şairinden esirgemişti. Mithat Cemal o günü şöyle anlatır:

    “Cenaze Beyazıd’dan kalkacak. Oraya gittim. Kimseler yok; bir cenazenin geleceği belli değil. Çok sonra birkaç kişi göründü biraz sonra çıplak bir tabut geldi. Bir fıkara cenazesi olmalı dedim. O anda Emin Efendi Lokantasının sahibi Mahir Usta, elinde bir bayrakla cenazeye koştu. Sebebini anlamadım. Yine o anda yüzlerce genç peyda oldu. Üniversitenin büyük sancağına çıplak tabutu sardılar. Ellerimi yüzüme kapadım. Cenazeyi tanımıştım”

    Ama cenaze söylendiği gibi ortada da kalmadı. Akif’in vasiyeti ve ailesinin isteğiyle bir cenaze organizasyonu yapılmamıştı. Mütevazi bir tabut içinde bir arabayla Beyazıt’a getirilen cenaze için aralarında vekillerin, yazarların da olduğu çoğunluğu üniversite ve askeri tıbbiye öğrencilerinden oluşan büyük bir kalabalık toplandı. Kalabalık üzerine bayrak ve Kabe örtüsü serdikleri cenazeyi Beyazıt’tan Edirnekapı’ya kadar eller üstünde taşıdılar. İstiklal Marşı okuyarak defnettiler. Defnedilirken, heykeltıraş Ratip Aşir, büstünü yapmak üzere Akif’in yüzünün alçı ile kalıbını da almıştı.

    Cenazede öğrenciler adına konuşan Abdülkadir Karahan (daha sonra ünlü bir edebiyat profesörü oldu) Akif’in mezarının öğrenciler tarafından yapılmasını ve her yıl anma düzenlemesini teklif etmiş, kalabalık da bu teklifi kabul edilmişti. Karahan daha sonra Emniyet’e çağrılarak bu cenazede yaptığı konuşma yüzünden sorgulandı.

    Ama öğrenciler sözlerini tuttular ve ertesi yıl Akif üniversitede düzenlenen bir toplantıyla anıldı. Öğrencilerin bastırdıkları ve 10 kuruşa sattıkları bir kitabın gelirleriyle Akif’in mezar taşı yapıldı. Öğrencilerin bu ilgisinden rahatsız olanlar üzerinden yine tartışmalar yaşandı. Öğrenciler bir bildiriyle eleştirilere cevap verdiler.

    Abdülhamit, İttihat ve Terakki ve Cumhuriyet devirlerinde tutunamamış bir isimdi Mehmet Akif. Hep saygı görmüş ama bu saygıyı kaybetmemek için kendi doğrularından da taviz vermemişti. Tam olarak kimsenin adamı olmamış, yeri geldiğinde haksızlıklara itiraz etmiş, ona bahşedilen imkanları geri çevirmiş hatta zorunlu olmasa da ülkesini gönüllü olarak terk etmeyi bile göze almıştı.



    Akif’in bu fotoğrafına baktığımızda bugün onu tam olarak bir cepheye mal etmek mümkün değil. Hürriyetçi ve meşruiyetçi görüşleriyle, haksızlıklara, sansüre, jurnalciliğe itirazıyla devleti, İslamcı görüşleriyle laikleri, “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” diye veciz biçimde özetlediği İslam yorumuyla gelenekçi dindarları, milliyetçiliğe mesafesiyle milliyetçileri kızdırabilirdi.

    Şimdi herkesin “milli şairimiz” olarak bir tarafından tutarak özlemle andığı böyle bir Akif’in bugünkü Türkiye’de sorunsuz yaşaması mümkün olur muydu acaba?

    Umarız 2019'da, Mehmet Akiflerin rahatça yaşayabileceği, fikirlerini söyleyebileceği bir Türkiye olur...
  • Bugün sevgili Şair yazar Aydın, kalemi aşkla akan Şair'in hası O mükemmel İnsan Attilâ İlhan'ın, ölüm yıl dönümü saygıyla özlemle Anıyoruz....

    Aykırı bir yolcuyum Dünya Genişti!...
    Attilâ İlhan, 🌹🌹🌹💖💖💖 Yüreğimizdesin....

    Attila İlhan’ın hayatı

    Attila İlhan‘ın tam olarak ismi Attila Hamdi İlhan‘dır. Çoğu kaynakta ismim ”Atilla İlhan” olarak yazılsa da doğru yazılışı Attila’dır. Attila İlhan, 15 Haziran 1925’te Menemen’de dünyaya gözlerini açmıştır. Babası Muharrem Bedrettin İlhan, annesi Emine Memnune İlhan, kardeşi ise Çolpan İlhan’dır. Babası döneminin başarılı savcılarındandır, kardeşi de ilerde çok başarılı bir sinema ve tiyatro oyuncusu olacaktır. Attila İlhan‘ın babası şiire ve şairliğe çok meraklı, okumayı seven, geniş bir roman ve şiir kitabı koleksiyonu olan ve iyi derecede Osmanlıca bilen bir insandır ve Attila İlhan da babası sayesinde çok küçük yaşlardan itibaren edebiyata ilgi duymaya başlamıştır. İlk ve orta okul eğitimini İzmir’de alan Attila İlhan, orta okul yıllarında ilk şiirlerini de yazmaya başlamıştır. Lise çağına geldiğinde İzmir Atatürk Lisesi’nde eğitim almaya başlamış, o yıllarda okulda tanıştığı ve özel bir sevgi beslemeye başladığı bir kıza Nazım Hikmet’in bir şiirini mektup olarak yazmıştır. O dönemlerde Nazım Hikmet’in şiirlerini paylaşmak kesinlikle yasak olduğundan bu mektup öğretmenleri tarafında yakalandığında çok büyük bir yasal suç işlemiş olarak sayılmış ve okuldan atılmıştır. Dahası bu olay hukuksal boyuta taşınmış; Attila İlhan 1941 yılında 3 hafta boyunca tutuklu kalmış ve sonrasındaki 2 ay da hapis cezasına çarptırılmıştır. Tutuklu kaldığı dönem boyunca bol bol kitap ve şiir okuyan Attila İlhan, Fransızcasını da geliştirmek için bol bol çalışmalar yapmıştır. Tutuklu kaldığı dönemde kendisi adına bir daha Türkiye’nin hiç bir yerinde eğitim göremez kararı çıkınca, babası duruma el atmış ve büyük uğraşlar sonucunda bu kararı 1944 yılında ortadan kaldırmıştır. Attila İlhan hapisten çıktıktan sonra 16 yaşında bir çocuğa göre çok daha olgun bir insan olmuş, hayata daha da sıkıca sarılmaya başlamıştır. Lise eğitimini almaya devam etmek istemiş ve 1946 yılında İstanbul Işık Lisesi’nde lise eğitimine başlamıştır. 3 yıl lise eğitimini tamamlayan Attila İlhan, o dönemlerde yazdığı şiirlerden birini amcasının ondan habersiz olarak CHP Şiir Armağanı yarışmasına yollamasıyla ikinciliğe layık görülür. ”Cebbaroğlu Mehemmed” isimli şiiri pek çok şairi geride bırakarak kendisine ikincilik ödülünü kazanmıştır ve bu başarı Attila İlhan için güzel bir dönüm noktası olmuştur.

    Attila İlhan’ın üniversite hayatı,

    1946’da liseden mezun olan Attila İlhan, üniversite eğitimi için İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydolmuştur. Üniversite hayatı gayet başarılı geçmeye devam eden Attila İlhan, o dönemlerde ”Gün” ve ”Yığın” adlı dergilerde şair olarak görev almış ve şiirleri yayımlanmaya başlamıştır. 1948 yılına gelindiğinde kendisinin ilk şiir kitabı olan ”Duvar”ı kendi maddi imkanlarıyla derlemiş ve yayımlamıştır. Aynı yılda, yani üniversitenin ikinci sınıfında eğitim görürken Paris’e gitmeye karar vermiş, bu kararı da ”Nazım Hikmet’i Kurtarma Hareketi”ne katılmak için almıştır. Paris’e gidip verdiği karar için aktif çalışmalar yapmıştır. Paris’te kaldığı dönem boyunca bol bol sosyal ve siyasal gözlem yapmış, bu gözlemlerini yıllar içerisinde çıkaracağı romanlarında ve diğer eserlerinde karakterlerini oluştururken ya da anlatacağı olayları bir kalıp içerisine sokarken bol bol kullanmıştır. Hatta eserlerindeki bir çok temel karakteri bu olaylardan esinlenerek yaratmıştır (örneğin ”Bela Çiçeği” eseri bu duruma en iyi örneklerden biridir). Tekrar Türkiye’ye dönen Attila İlhan’ın polislerle arasında bir çok problemler yaşanmıştır. En son 1951 yılında ”Gerçek” isimli gazetede yazdığı bir yazıdan dolayı soruşturma altına alınmış ve bu olaydan sonra Attila İlhan tekrardan Paris’e gitmiştir. Hayatının 1950’li yıllardaki 6 yıllık sürecini sürekli İstanbul-Paris, İzmir-Paris arasında geçiren Attila İlhan; tam olarak Türkiye’ye döndükten sonra üniversite eğitiminin son senesinde okuldan ayrılmış ve ”Vatan” gazetesinde sinema eleştirmenliği yapmaya başlamıştır.

    Attila İlhan’ın meslek hayatı

    1957 yılında askerliğini yapıp İstanbul’a dönen Attila İlhan, senaryo yazmaya başlamış ve senelerce kullandığı rumuzu ”Ali Kaptanoğlu” ismi ile 15’e yakın senaryo yazmıştır. O dönemlerde bu çalışmalarından istediği verimi alamamış ve tekrar Paris’e dönmüştür. Çok geçmeden babasının ölüm haberini alan Attila İlhan, temelli İzmir’e dönmüştür. Burada 8 yıl boyunca yaşamış ve yaşadığı dönemde ”Demokrat İzmir” gazetesinin genel yayın yönetmenliğini yapmış ve aynı zamanda da başyazarlığını üstlenmiştir. O yıllarda, günümüzde dahi hala merakla okunan ”Yasak Sevişmek” isimli şiir kitabını çıkartmıştır. 1968 yılında ise eşi Biket İlhan’la evlenip 15 yıl süren bir evlilik hayatı geçirmiştir. 15 yıl sonrasında boşanıp Ankara’ya yerleşmiş, orada Bilgi Yayınevi’nin danışmanlığını üstlenmiştir. Ankara’da kaldığı dönemde ”Yaraya Tuz Basmak”, ”Sırtlan Payı” ve ”Fena Halde Leman” romanlarını yazmış, romanlarını yazmayı bitirdikten sonra tekrar İstanbul’a taşınmıştır. İstanbul’da yoğun olarak gazetecilik sektöründe görev almış; Gelişim Yayınları, Milliyet, Güneş, Meydan Gazetesi ve Cumhuriyet gibi gazetelerde seneler boyunca köşe yazısı yazdı. Bu dönemler içerisinde (yaklaşık 20 yıl) gazetecilikle birlikte senaryo yazarlığını da devam ettirip bir çok senaryo yazdı. Yazdığı senaryolardan diziye uyarlanan ”Kartallar Yüksek Uçar”, ”Yarın Artık Bugündür” ve ”Sekiz Sütuna Manşet” çok fazla izlenen diziler arasında yer aldı.

    Attila-İlhan-eserleri,

    Attila İlhan’ın roman anlayışı

    Attila İlhan’ın ilk romanı ”Sokaktaki Adam” olmuş, kendisiyle yapılan bir söyleşide bu romandan önce 10 roman daha yazdığını, ancak bu romanların hiç birini yayınlamadığını; yayınlamamasının sebebini de her yazarın ilk yazdığı romanlarda çoğunlukla kendini anlattığını ve burumun kitabı roman olmaktan çıkarıp bir günlük edasına soktuğunu düşündüğünü belirtmiştir. Romancılıkla uğraştığı dönemlerde diğer yazarlardan farklı olarak Türkiye’nin yakın tarihini, siyasi, sosyal ve ekonomik açılarla ele alan eserler yazmıştır. Romanlarında genel olarak şehir insanının yaşam tarzını romandaki kahramanların gözünden anlatıyor ve bu anlatımla yetinmeyip daha geniş kapsamlı olarak Batı kültürüyle Türkiye’nin yaşam tarzını anlatılarında sentezliyordu.

    Attila İlhan’ın eserleri

    Romanları : Sokaktaki Adam, Dersaadet’te Sabah Ezanları, Aynanın İçindekiler, Zenciler Birbirine Benzemez, Yaraya Tuz Basmak, Kurtlar Sofrası, Bıçağın Ucu, O Sarışın Kurt, O Karanlıkta Biz


    Şiirleri : Sisler Bulvarı, Yasak Sevişmek, Elde Var Hüzün, Tutkunun Günlüğü, Korkunun Krallığı, Bela Çiçeği, Duvar, Böyle Bir Sevmek, Yağmur Kaçağı, Ayrılık Sevdaya Dahil

    Denemeler : Hangi Sağ, Hangi Sol, Hangi Seks, Hangi Atatürk, Hangi Batı, Hangi Edebiyat, Hangi Küreselleşme
  • Fransız Devrimini hazırlayan sebepleri ve gelişmeleri incelediğimizde çok ilginç şeylerle karşılaşırız. Bakın William T. Still’in New World Order adlı eserinde ne deniyor:

    “1789 yılının ilkbahar ve yaz aylarında İlluminatilerin tahıl piyasasında gerçekleştirdikleri manipulasyonlar sonucunda yapay bir buğday darlığı yaratıldı. Bu durum o denli geniş bir açlığa yol açtı ki, kısa zamanda tüm ülke ayaklandı. Olayların başını çeken kişi, Fransa Büyük Doğusunun Büyük Üstadı Orleans Dükü idi. İlluminatiler, halkın çektiği acıları bir araç olarak kullanarak yarattıkları huzursuz ortamın devrimci eylemlerine yararlı olacağını planlamışlardı. Gerçekten de, besin stoklarını bloke ederek ve Ulusal Meclis’te tüm reform girişimlerini engelleyerek, durumu iyice kötüleştirdiler ve halkı tam anlamıyla açlığa mahkum ettiler…”

    14 Temmuz günü Bastille yağmalandı. Özgür bırakılan tutuklu sayısı yalnızca 7 idi. Fransız tarihçiler bugün, eylemin asıl amacının Bastille’i yıkmak ve tutukluları kurtarmak olmadığını belirtiyorlar. Asıl amaç Bastille’de saklanan barut ve silâhları ele geçirmekti. Böylece silâhlanan Jakobenler, 22 Temmuz gününden başlayarak o güne dek eşi görülmemiş ve titizlikle planlanmış bir ihtilâl girişimini sahneye koydular. Bu dönem tarihte “Büyük Korku” diye adlandırılacaktır…

    Öncelikle tüm ülkede eşzamanlı bir panik duygusu yaratıldı. Köyden köye, kentten kente giden atlılar, yurttaşlara “haydutların!” yaklaşmakta olduğunu ve kendilerini korumak istiyorlarsa silâha sarılmaları gerektiğini bildirdiler. Ayrıca, tüm bu olayların sorumlularının malikânelerde ve şatolarda gizlendikleri, bizzat kralın buraları ateşe vermelerini buyurduğu yurttaşlara söylendi. Fransa kralına bağlı olan halk bu emirlere uydu. Artık alevlerin denetlenmesi imkansızdı, yağma ve yıkım sürerken, anarşi gittikçe yaygınlaşıyordu…

    Paris sokakları teröre teslim olmuştu… 1793 Kasım’ında tüm Fransa’da rahiplerin öldürülmeye başlanması, dine karşı bir kampanyanın yürürlüğe girdiğini ortaya koyuyordu. Tüm mezarlıklara, İlluminatilerin ünlü sloganı olan “Ölüm Sonsuz Bir Uykudur” sözlerini içeren yazılar asılmaya başlandı. Paris’teki kiliselerde “Akıl Bayramları” adı altında eğlentiler düzenleniyor, fahişeler tanrıça gibi tahta çıkarılıyorlardı. Bu törenlerin bir adı da “Exoterion”du ve Weishaupt’un kaleme aldığı “Aşk Tanrıçasının Kutsanması” adlı bir şiiri örnek alıyorlardı…

    Thomas Jefferson, üç yıl süren Fransa elçiliğinden 1791’de Amerika’ya geri döndüğünde, tüm bu kıyımı “ne güzel bir devrim” diye tanımlamış ve tüm dünyaya yayılmasını umut ettiğini yazmıştır. Jefferson, neredeyse tüm Fransa halkının Jakoben olduğuna inandığını açıklamıştır. Ona göre, bu büyük çoğunluk, ulusal iradeyi açıkça ortaya koymaktaydı…