Dili akıcı, adeta bir polisiye - macera filmi izler gibi. Kendisi de sözcükler ile oluşturduğum resimler dermiş zaten yazdıklarına. Fakat hikayeler artık bizden fazlasıyla uzak. Bu nedenle çok içine girilmiyor kitabın. Biz cumhuriyet çocukları olarak kıyıda köşede kalmış Osmanlı hikaye/gerçek/kurmaca/masallarına pek ilgi gösteremiyoruz sanırım.
Burdur köylerinden Akçaköylü imiş Tahir Baykurt. Okumak için çok fakirmiş, çokça çiftçilik yapmış ama köy enstitüleri yetişmiş imdadına. Dört beş arkadaşıyla kaydolmuş okula. İsminin “taharetten” geldiğini öğrenince sevmemiş. Lise yıllarında Tahir diye imzaladığı şiirlerini yazılarını Fakir olarak değiştirmiş. Kitaplarında daima ezilmiş köy insanının halini ahvalini anlatmış. Kendi gibi fakir kalmasınlar diye aydınlatmaya çalışmış köydeşlerini. Kütüphaneler kurmuş büyüdükçe. Dönemin aydınları gibi hapishane tozu da yutmuş elbette. Ama bıraktığı eserleriyle Anadoluyu en iyi anlatan yazarlardan biri olmuş çünkü o da içlerinden gelmiş.
“Onuncu Köy” de doğru söyleyip dokuz köyden kovulan bir öğretmenin yılmadan mücadelesini izliyoruz. İnsanlara ışık saçmaya devam ettikçe barınamıyor yerinde. Sürekli yer değiştirmek zorunda kalan ancak haksızlık karşısında da içi içini yiyen öğretmen arkasında bıraktığı köylerde atılan adımları işittikçe hıncını alıyor. Madem insanlar uyanıyorlar o gitse de, uyandırmaya devam ede ede dolaşıyor. Terki diyarların onuncusu sonuncusu olacağa benzemiyor lakin.