Kütüphanede rastladım bu kitaba. Helikopter Yayınları'nın yeni baskısıydı ve ilk dikkatimi çeken şey de baskısının güzelliği oldu. Açıkçası okumaya başladıkça da kitabın neden dünya klasikleri arasında sayıldığını daha iyi anladım. Bende yer yer Dostoyevski ve Tolstoy romanlarının bıraktığı tadı bıraktı.
Stendhal (asıl adı Marie-Henri Beyle), romanı Napolyon sonrası Fransa'nın oldukça çalkantılı ve karanlık bir döneminde yazmış. O yıllarda insanın ne kadar zeki ya da çalışkan olduğundan çok hangi aileden geldiği ve hangi çevreye ait olduğu önemli. Julien Sorel de tam böyle bir ortamın içinde yükselmeye çalışan genç bir adam. Zeki, hırslı, gururlu ve yer yer insanı sinirlendiren biri. Ama bir yandan da onu anlamaya çalışıyorsunuz.
Kitabın adındaki kırmızı ve siyah da aslında çok anlamlı. Kırmızı; Napolyon'u, askerliği, cesareti temsil ediyor. Siyah; kiliseyi, makamı, kuralları. Julien'in hayatı da bu iki renk arasında sıkışıp kalıyor.
Belediye başkanının çocuklarına ders vermeye başlamasıyla gelişen olaylar ve başkanın karısıyla yaşadığı ilişki hikâyeyi bambaşka bir yere taşıyor. Julien çok hesapçı, kibirli biri aslında.
Romanı okurken sık sık "hırs insanı nereye kadar götürür?" sorusunu düşündüm. Julien'in yükselme isteği ona bazı kapıları açıyor ama aynı zamanda felaketini de hazırlıyor. "Keskin sirke küpüne zarar" sözünü hatırlatan bir hikâye. Sonlara doğru yaşananlar da bunun en büyük göstergesi.
Kitap sadece bir aşk hikâyesi değil; sınıf atlama arzusu, ikiyüzlülük, güç, hırs ve insanın kendi içindeki çatışmaları üzerine de düşündürüyor. Ben okurken yer yer Julien'e kızdım, yer yer hak verdim ama hiçbir zaman kayıtsız kalamadım.
Özellikle genç yaşlarda hayatı, başarıyı ve yükselmeyi çok fazla düşünen okurların bu kitaptan alacağı şeyler