“Hitler’in yerinde ben olsam bir silahsızlanma konferansının orta yerine gönderirim bombardıman uçaklarımı." (Sayfa 30)
Bence Boğulmamak İçin, George Orwell'ın en önemli eserlerinden biri olarak edebiyat dünyasında son derece haklı bir üne sahip.
Toplumun kontrolünü ele geçiren, kan emici ve otoriter rejimlerin, insanların tepesinden aşağı bıraktığı dehşet bombalarını ustalıkla resmetmesi, düşünce özgürlüğünün nasıl kaybedildiğini, insanların duygularını çaresizce nasıl bastırdıklarını ve çevresindeki kimsenin gerçeklikle yüzleşemediğini okurken George Orwell'ın dil becerisi beni büyüledi...
Kitap, ana karakterimiz 45 yaşında, evli ve iki çocuklu, sigorta pazarlamacılığı yapan George Bowling'in savaşın patlak vermeden önceki huzurlu yaşamıyla başlar. Savaşın başlamasından hemen önce hayatını sorgulamaya başlayan Bowling, sıklıkla çocukluğunda yaşadığı anılara dalar:
“Çocukluğumu yüceltmiyorum ve bir çok insanın aksine, tekrar küçüklüğüme dönmek istemiyorum. O zamanlar önemsediğim şeylerin çoğuna artık hiç mi hiç aldırmıyorum.” (Sayfa 85) -Kitaptaki en sevdiğim alıntıydı-
Vakti gelip de savaşın kaçınılmaz yönüyle yüzleştiğindeyse George'un içindeki kaybolan huzurun özlemi artar ve en küçük zevklerini bile arar hale gelir. Açıkçası okurken çocukluğunun geçtiği yerlere eğer geri dönerse, oradaki anılarını tekrar yaşayabileceğini, benzer duygular hissedebileceğini kafasında kurması bana biraz garip gelmişti. Ancak kitabı bitirdiğimde bunun savaş psikolojisinin bir yansıması olduğunu geçte olsa fark ettim. Çünkü duyarsızlık, bireylerin veya toplumun belirli bir konu veya mesele karşısında duygusal bir tepki göstermemesi, ilgisiz kalması veya sorunun ciddiyetini göz ardı etmesi anlamına gelse de, insan tepesine yağan bunca bombadan sonra aktif bir mücadele yürütemiyor ve uzun vadeli
Fantastik edebiyatın sınırlarını zorlayan ve Türk tarihini bambaşka bir perspektiften ele alan " Tan " yazar Enes Erkuş 'un büyüleyici kalemiyle beni derin bir yolculuğa çıkardı.
En çok da, Türk tarihini mitolojik ve fantastik öğelerle harmanlaması çok etkileyiciydi...
Konusu ise özetle;
Kendi geçmişini sımsıkı kavrayan kahramanımız Tan, başlangıçta gayesizce Türk topraklarında başıboş bir serüvene atılır. Ancak tıpkı bir yıldızın kaderi gibi, aslında kendi öyküsünü takip eden bir kutsal vazifeyle bağlıdır... Zamanla bu kutsal görevin bilincine varır ve büyük kaderi için belirlenmiş büyülü kehanetleri gerçekleştirmeye başlar.
Onun maceraları, insan yüzleri kadar farklı doğanın ruhlarıyla ve karanlık bir dünyada geçer. Tan, bu serüvenler sırasında hem yakın dostluklar kurarken hem de acımasız düşmanlarla mücadele eder. Bir süre sonra Oğuz Kağan'ın ordusundayken hayatını sonsuza dek değiştirecek, gizemli biriyle tanışır.
Bu tanışmanın ardından Tan'ın yüreği kahramanlık ve fedakarlıkla dolar. Göğüslediği sınamalarla, Tanrıların gözünde saygın bir konuma yükselir ve gerçek bir kahramanın nasıl olunacağını tüm dünyaya gösterir. Ancak Tan'ın gölgesi sadece kendi yaşamının üstünde değil, aynı zamanda Tanrıların aleminde de uzanır. Bu alemin gizemli olayları, evrenin bütün düzenini sarsacak değişimlere yol açar ve insanlarla Tanrılar arasındaki kırılgan dengeyi koruma yükünü sırtlanır.
Türk diyarının sonsuzluğunda doğan Tan'ın hikayesi, bir kahramanın evrenin en derin köşelerindeki gizemleri keşfedişinin ve insan ile Tanrı arasındaki kutsal bağın etkileyici bir temsilidir.
Enes Erkuş özellikle gerçek tarihi olayları sadece temel bir çerçeve olarak kullanıyor ve ardına büyülü bir örtü seriyor. Romanın karakterleri ise derinlikli ve gerçekçiydi, bu da okurken
Tehlikeli İnsanların Beden Dili'ni mutlaka her kadın okumalı!
Aslında kitap sadece Joe Navarro'nun eski bir FBI ajanı ve davranış analisti olarak, yıllar içinde gözlemlediği, sıklıkla incelediği insanlara -çoğu zaman suçlulara- dair önemli bilgileri aktarmıyor...
Ayrıca günlük yaşantımızda karşılaştığımız farklı insan tiplerini tanımamıza ve anlamamıza da yardımcı oluyor.
Bilirsiniz bazı insanlarla daha etkili iletişim kurmak ardından onları daha iyi tanımak için potansiyel tehlikeleri önceden tespit ederek kendimizi korumalıyız.
Peki bize hangi kişilikleri öğretecek?
#Gerçekten anlamlandırabilirseniz en tehlikelilerini:
-Narsistler
-Duygusal olarak dengesiz kişilikler
-Paranoyaklar
-Yırtıcılar
-Ve bunların birleşimi olan kişilikler (örneğin hem narsist hem de yırtıcı olmak gibi)
Peki öğrenmek bize ne kazandıracak?
-"Kitap bitti ve acilen etrafımda dönüp duran, beni sürekli huzursuz eden insanın ilgili kişiliklerden biri olup olmadığını öğrenmem gerekiyor." diyorsanız eğer Joe Navarro bunu da düşünerek her bir bölümün sonuna durumu idrak etmeniz için gerekli testleri eklemiş.
Önce size kötü davranıp sonrasında sarılırcasına iyi davranan narsistleri, sürekli sonsuz bir ızdırap içindeymiş gibi yaşayıp bir de üstüne sizi buna mecbur eden duygusal olarak dengesiz kişilikleri, ortada hiçbir şey yokken birden bire parlayan paranoyakları ve durup dururken etrafına zarar verme isteğiyle dolup taşan yırtıcıları tanıyın, ardından onları hayatınızdan çıkarın!
Peki bu kitabın kötü yanları nedir?
Bazı okuyucular, kitabın daha fazla örnek ve pratik alıştırmalar içermesi gerektiğini düşünebilirler. Ayrıca, kitabın konusu, bazıları için biraz spekülatif veya açık uçlu olabilir, çünkü beden dili analizi, bir kişinin zihinsel durumu hakkında kesin sonuçlar çıkarılmasını garanti etmez.
Sonuç olarak
Bu kadar karmaşık olan bu konuları gayet basit, samimi, etkileyici, ve sıcak bir dille yazması, Mark Wolynn'un bilgisi karşısındaki hayranlığımı arttırdı!
Peki Seninle Başlamadı kitabı bana ne öğretti veya okuyacak olanlara ne öğretebilir?
1) Aile şablonlarının, nesiller boyunca aktarılan travmaların sonucu olduğunu.
2) Geçmişteki travmaların, günümüzdeki davranışlarımıza yansıdığını.
3) Kendi ailemizin farkına varmamızı.
4) Atalarımızdan gelen yüklerin, duygusal bağlantılarda ve iletişimde eksikliklere yol açtığını.
5) Geçmişteki travmalarımızı anlamaya başladığımız da, kendimizle ve geçmişimizle bağlantı kurmaya başladığımızı.
6) Travma döngüsünü kırmanın, gelecek nesillere aktarımı engellediğini.
7) Çekirdek dilin ne olduğunu (Özellikle bu konu çok ilgimi çekti okurken)
8) Geçmişte yaşanan sorunları halının altına süpürmek yerine, onlarla yüzleşmenin ne kadar önemli bir şey olduğunu. (Taktik falan yok! Yas tutman gerekiyorsa tut. Mutlu olman gerekiyorsa ol. Kendini bastırma ve evreleri atlat)
9) Kişisel gelişimin sorumluluğunu almanın bizi iyileştireceğini.
10) Şefkatli bir iç diyalog geliştirmeyi ve kendimize bu şekilde destek vermeyi.
Seninle Başlamadı, sadece aile şablonlarını ve nesilden nesile geçen travmaları anlatmıyor. Onlar hakkında nasıl iz sürebileceğimizi, onları keşfettikten sonra neler yapmamız gerektiğini de anlatıyor.
Mark Wolynn, kitapta ayrıca kendi ailesiyle olan ilişkisini de paylaşıyor. Açıkçası okurken bana son derece naif bir kişisel bağ kurma fırsatı sunduğunu hissettim. Kitaba devam ettikçe, bu benimle kurduğu bağ sayesinde kitaptaki konuları daha yakından anladım ve kendi deneyimlerime uyguladım.
Ayrıca sürekli her anlattığı konudan sonra, hastalarını ve onları nasıl tedavi ettiğini, bilimsel örneklendirmelerle anlatması güvenilirlik ve etkileyicilik hissini
José Saramago'nun Körlük adlı romanı, benim için kesinlikle sarsıcı bir distopyanın etkileyici anlatısı gibiydi.
Bu etkileyici eser -ki beni gerçekten etkilemeyi başardı- insan doğasının içindeki karmaşıklığı, toplumsal yapıların eleştirilmesi gerektiğini, ve ahlaki değerlerin çöküşünü kusursuz bir alegori (simgesel bağ) kullanarak işledi bana.
Asıl körlük neydi gerçekten bilmiyorum:
Kitap boyunca görme yetisini kaybetmeyen ve bunu bir müddet diğer herkesten saklayan doktorun karısının yaptığı fedakarlıkları görebiliyor oluşumuz mu?
Okumayanlar için küçük bir not; Okuduğum bu kitapta hiçbir şekilde karakter isimleri verilmemişti. Karakterleri yalnızca yazarın yaptığı betimlemeler ile tanıyoruz. Bu konuda şunu da eklemek isterim ki, 2008 yılında beyaz perdeye taşınan bu eserde, yine karakter adı verilmemiştir. Zaten bir filmi izledikten veya bir kitabı okuduktan sonra her karakteri adıyla hatırlamak mümkün değildir.
Yani aslında, isimler bizim onlara verdiğimiz değer sayesinde bir anlam ifade ederler. Yoksa asıl mühim olan, kişileri nasıl tanıdığımızdır.
Romanın en dikkat çekici yönlerinden biri de, José Saramago'nun anlatım tarzıydı. José Saramago, noktalama işaretlerini minimum düzeyde kullanırken, uzun cümleler ve paragraflarla, -başta beni korkutsa da- bu teknikle, olayların hızını ve gerilimi artırırken, romanın atmosferine daha yoğun bir şekilde dahil olmamı sağladı.
Okuma deneyimimi zenginleştirdi desem, az şey söylemiş olmam...
Eleştirel açıdan bakıldığında ise:
-Belirli bir okuma deneyimi şart diyebiliriz-
Körlük bazı okuyucular için zorlayıcı olabilir. José Saramago'nun uzun cümleleri ve diyaloglarına alışmak zaman alabilir ve bu durum bazı okuyucuları yavaşlatabilir. Ayrıca, kitabın bazı bölümlerinde yoğun ayrıntılar bulunması, okuyucunun dikkatini dağıtabilir.
Özetle;