Bu kitabı elime ilk aldığımda neyle karşılaşacağımı tam olarak bilmiyordum açıkçası. İnce bir kitap ama içindeki dünya öyle derin, öyle vurucu ki… Sayfalar ilerledikçe gözümde büyüdü kelimeler. Sanki Ahmet Büke, o kısa cümlelerle koca bir Anadolu panoraması çiziyor önümüze.
Hikâyenin dili çok sade ama o sadeliğin altı hüzünle, yoksullukla, umutla ve umutsuzlukla dolu. Okurken hep şöyle hissettim: Küçük bir köy odasındayım, sobanın başında oturuyorum, dışarıda sert bir rüzgar esiyor, toprak kokusu burnumda, yoksulluğun ağırlığı üstümde… Ama yine de insanların o garip, inatçı yaşama tutunma halleri içimi ısıtıyor.
Büke’nin karakterleri çok tanıdık. Mahallede, köyde, televizyonda haberlere konu olan insanlar gibi… Yani tamamen içimizden… İsimleri farklı olsa da biz o insanları biliyoruz. Babasının traktörüyle tarlaya giden çocuklar, umutlarını şehre taşımaya çalışan gençler, babasını bekleyen oğullar… Ve tabii ki o "kırmızı buğday"ın simgelediği umut, direnç ve kaybolan hayaller...
En çok içime dokunan şey şu oldu: Herkes bir şeylere yetişmeye çalışıyor ama kimse hiçbir şeye tam anlamıyla ulaşamıyor. Sanki hep bir yarım kalmışlık hissi… Bu, bana çok tanıdık bir duyguydu. Kitabı bitirdiğimde içimde hem bir burukluk hem de bir teşekkür hissi kaldı. Çünkü yazar o kadar gerçek, o kadar dokunaklı anlatmış ki... Sanki uzun zamandır unuttuğum o köy yollarında yürümüşüm gibi hissettim.
Son olarak şunu diyeyim;
Bu kitap uzun uzun anlatmaz, seni sayfalara gömmez, ama bir kez içine girersen, o sade cümleler kalbinde uzun süre yankılanır.
Okuduktan sonra kafana dolan o cümle şu olur:
"Bu topraklarda yaşamak... İşte böyle bir şey..."