Siddhartha, konforun ve bilgeliğin kucağında, bir Brahmin’in oğlu olarak dünyaya gözlerini açtığında başlar hikâye. Herkes onun zekâsına hayran, herkes onun gelecekteki kutsallığına ikna olmuştur. Ancak Siddhartha’nın içindeki o derin boşluk, ne kurban törenleriyle ne de kutsal metinlerin ezberlenmesiyle dolmaktadır. O, başkalarının bulduğu hakikatlerle yetinmeyecek kadar mağrur ve aç bir ruhtur. Evini, babasını ve ona sunulan hazır hayatı terk ederken aslında şunu haykırır: "Bilgi aktarılabilir, ama bilgelik asla."
Samanaların arasında açlığı, beklemeyi ve düşünmeyi öğrenir. Nefsini köreltir, dünyevi olan her şeyi reddeder. Ancak çok geçmeden fark eder ki; bedeni öldürmek, nefsi yok etmek sadece bir kaçıştır. Bir sarhoşun içkide bulduğu geçici unutuluş gibi, çilecilik de sadece benlikten bir süreliğine uzaklaşmaktır. Oysa Siddhartha’nın derdi kendinden kaçmak değil, kendine varmaktır.
Şehrin Gürültüsünde Kaybolan Hakikat
Yolu Buddha ile kesiştiğinde, tarihin en büyük öğretisiyle burun buruna gelir. Arkadaşı Govinda bu nurun ışığında kalmayı seçerken, Siddhartha en zor olanı yapar: Aydınlanmış birinin bile ona aydınlanmayı öğretemeyeceğini anlayarak yoluna devam eder. Çünkü ona göre, hakikat yaşanması gereken bir tecrübedir, bir ders notu değil.
Ve sonra dünya girer araya. Güzel Kamala’nın dudakları, kumar masalarının heyecanı, ticaretin hırsı... Siddhartha, reddettiği her şeyin içinde boğulur. Bir zamanlar hor gördüğü "çocuk insanlar" gibi olmaya başlar. Ruhu katılaşır, kalbi yorulur. Ancak bu düşüş, aslında en büyük yükselişin habercisidir. Zira çamurda kirlenmeden, temiz kalmanın kıymetini bilmek imkansızdır. O büyük tiksintiyle nehrin kenarına geldiğinde, artık eski Siddhartha ölmüştür.
Nehrin Şarkısı: Her Şeyin Bir Olduğu O An
Siddhartha’nın gerçek ustası ne