Ve işte alışkanlıkların perdesi, devinimlerin ve sözlerin yüreği uyuşturan, rahat örgüsü, ağır ağır açılıyor, kaygının solgun yüzünü gösteriyor en sonunda. İnsan kendi kendisiyle karşı karşıyadır artık: hadi mutlu olsun da görelim! Gene de yolculuk bu yanıyla aydınlatır insanı. İnsanla nesneler arasında büyük bir uyumsuzluk doğar. Direnci azalmış olan bu yüreğe, dünyanın müziği daha kolay girer.
“Korkarım ne demek istediğimi anlamadın,” dedi Martin usulca. “Demek istediğim, eğer beni seviyorsan, nasıl oluyor da aşkın beni reddedecek kadar zayıfken sevdiğinden çok daha fazla seviyorsun şimdi beni?”
Mam rastgele bir sayfayı açmıştı ve açtığı sayfada da nakışlarla süslenmiş bir resim vardı. Resimde bir adam ve üç kadın görülüyordu; erkek ve iki kadın bir çölde yürüyorlardı ve arkalarında da büyük bir şehir yanıyordu. Üçüncü kadın ise onlardan biraz uzakta yüzü dumanlar içinde kalmış olan şehre dönük duruyordu. Onlar Lut, karısı ve iki kızıydı, ulu yaradanın isteği üzerine, şehir ateş ve kül yağmurlarıyla yanmadan önce Sodom'u terk ediyor, başka bir diyara gidiyorlardı. Sıkıca tembihlenmişlerdi, kesinlikle dönüp arkalarına, yanan şehre bir daha bakmayacaklardı, ancak Lut'un karısı kuralı bozmuş, dönüp şehre bakmış ve bir anda olduğu yerde taş kesilmişti.
Weininger’in tanımladığı zihinsel süreçten farksız cehaletleri. Bunlar düşünüp dururlar ve bu gibi düşüncesiz yaratıklar gerçekten düşünen az sayıda insanın yaşamları üzerinde söz sahibi olurlar.
Son yıllardaki tecrübelerimden şu kanaate vardım, hayat ne bir şaka ne de bir eğlence... hayat zevk de değil... hayat zor bir meşgale. Feragat sonsuz feragat...