Sen usul, ben yavaş, kime yaraşır bu sessizlik?
Kim biner bu gemiye insandan kıyılar yapılırken
Yetmez mi dalgası vursundu azıcık gözlerimize
Gözlerin gözlerime; siz bak ey!
Hacc, lügatte, (ziyarete) kasdetmek mânâsına gelir. Şeriat-ı garrâda: Beytu'l-Haram'ın muayyen âdâba uygun olarak ziyaretine kasdetmektir. Daha sarîh tarifiyle: "Belirlenmiş vakitte Arafat'ta bir miktar durduktan sonra, Kâbe-i Muazzama'yı usûl-ü dairesinde tavaf sûretiyle ziyaret etmekten ibarettir."
Kendileri kara vicdandan azade olsalar da, sanatçı-devlet kurucuları, kara vicdandan sorumludurlar. Çünkü insanların yırtıcı içgüdülerini disiplin altına alarak veya onları zalimce bastırıp, insanların toplum içerisinde beraberce yaşamalarını sağlayan zorunlu bir araç, bir siyasi kontrol aracı olarak kara vicdanı tebaalarına ve vatandaşlarına usul usul aşılarlar.
Su donar, ateş yanar, ben de ona akardım. Kuş olsaydım uçardım, balık olsaydım yüzerdim, salyangoz olsaydım kumda minik izler bırakarak usul usul ilerlerdim. Lakin kalbi çarpan sersem bir insancıktan fazlası değildim ve tabiat kanunlarının bana verdiği yetkiye dayanarak ona koşmakla yetindim.
Âdâb, yani edebler bütün İslâmî gerçekleri içine alabilecek derecede zengin bir mefhumdur. Böyleyken biz bugün bunun -tatbikat itibariyle- kahir ekseriyetini kaybetmiş bulunmaktayız. Cumhuriyet Türkiyesi, böyle nisyâna terk edilmiş sayısız âdâb tezâhürüne kıyarken, gûyâ edeb icadı olarak bir usul icad etmiş. O da eve gelen bir misafirin ayakkabılarını çevirmektir. Halbuki bu büyük bir edebsizliğin ta kendisidir. Zira eskiden misafirlerin ayakkabıları çevrilmez, sadece düzeltilirdi. Misafir de kapı ağzından bir adım geriye çekilerek yüzü ev sahibine dönük olduğu hâlde ayakkabılarını giyerdi. Şimdi edeb zannedilerek bu ayakkabı çevirme modası yüzünden misafir ev sahibine arkasını dönmekte ve öylece eğilip ayakkabılarını giymektedir.