Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur, kimi müdürlüğüne, kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır.
Aramızda namus anıtı gibi dolaşan insanlardan korkularak onların bir şekilde bertaraf edilmesi olaylarında çok rastladım. İki davranış biçimi sergilenir bu insanlara karşı: ya önce canını çıkarmacasına bezdirip, sonra da bir şekilde icabına bakarlar ya da karşısında köpekleşir, gözlerinin içine bakarak vereceği emri beklerler. Bu daha az görülür. Onlardan yaşamayı öğrenmek, onlar gibi olmak ellerinden gelmez beceremezler . Belki de istemezler.
İnsanın aklına onlardan korktukları geliyor; korktukları için öldürüyorlar onları. Ya da buralıların deyişiyle "Huyu suyu başka, bize uymaz böylesi" diye düşünüyorlar herhalde.
Köydeki yaşamımda sevinç diye bir şey yok. Köy yaşamının kent yaşamına göre çok daha sağlıklı, içtenlikle olduğuna ilişkin ne çok şey okudum, duydum. Ama çevreme baktığımda mujiklerin kürek mahkumları gibi bitmez tükenmez bir çalışma içinde olduklarını görüyorum. Çalışmaktan bitmiş tükenmiş, sağlıkları bozulmuş, yüzleri hiç gülmeyen insanlarla dolu köyler. Kentlerde işçilerin, ustaların köylerdeki insanlardan daha az çalışmamalarına karşın çok daha neşeli olduklarını ve bu yüzleri gülmez insanlar gibi bıktırıcı bir şekilde hayattan yakınıp durmadıklarını biliyorum. Köylünün hayatını hiç kolay bulmuyorum: toprağa karşı yoğun bir dikkat ve insanlara karşı ince ayarlı kurnazlık gerektiren bir yaşam, köylü yaşamı. Akıldan yoksun bu yaşamda içtenlik diye de bir şey yok. Köyde herkesin körler gibi çevresini yoklayarak yaşadığı, herkesin bir şeylerden korktuğu, kimsenin kimseye güvenmediği apaçık ortada... Herkesin içinde her an dişini göstermeye hazır bir kurt var sanki..