Öncelikle şunu söylemeliyim: Bu eser, alışılageldik roman kalıplarına girmiyor. Çok parçalı, hem zamanda hem mekânda gelgitlerle dolu, yarı otobiyografik bir yapısı var. Yazar kimi zaman geçmişe gidiyor kimi zaman geleceğe; kimi zaman kendi bedeninde, kimi zaman bir arkadaşının, bir hayvanın, hatta bir böceğin içinde... Derken tüm bu zamanlarda ve zihinlerde kayboluyorsunuz. Geri dönüp "Neredeyim ben, kimim şimdi?" dediğim çok olmuştur.
İlk bölümlerde Minotor'u merkeze alan mitolojiden örnekler var ki konuya hâkim değilseniz bu da odaklanmayı güçleştiriyor. Biraz araştırabilirsiniz ancak buna fazla takılmayın derim. Çünkü bir süre sonra yazarın tarzına alışıyorsunuz ve o an bir şeyi kabul ediyorsunuz: Romanda sürekli kaybolmak, bir eksiklik değil, bizzat yazarın tercihi.
Gospodinov size bir şeyler öğretmek istememiş, empati yoluyla hüznü hissettirmeyi amaçlamış.
Ve açık söyleyeyim kitabın ortalarından itibaren o his gerçekten yüreğinize yerleşiyor; sonrasındaki her sayfada biraz daha yoğunlaşıyor. Hele ki benim gibi ellili yaşların başındaysanız hüznü fiziksel olarak da hissetmeye başlıyorsunuz.
Sanki melankolik bir el kalbinize uzanıp içeriyi usulca okşuyor. Bazen gözleriniz doluyor, bazen içiniz burkuluyor, iyice küçülüyorsunuz. Sonda kuantum fiziğine yapılan göndermeler -kavranması zor da olsa- hüznün mekanik bir karşılığı olduğuna işaret ediyor.
Ama şu kısım çok önemli: Bu duyguların sebebi yazarın anlattıkları değil. Zaten her şey kopuk, dağınık, uçuşuyor. Asıl etki, yazarın yorgunluğunu -belki de vazgeçmişliğini- müthiş bir yoğunlukta hissediyor olmanızdan geliyor. Gospodinov sanki dünyadaki yolculuğunu tamamlamış, artık veda zamanı gelmiş de köşesine çekilmiş; kendi tükenişini izlemeye başlamış gibi. Üstelik kitap boyunca öğrettiği o beden yolculuklarıyla