İlk defa hâkimiyetini kaybediyor gibiydi. "Çünkü... kendi çocuklarınızı kaybettiniz."
"Ben çocuklarımı kaybetmedim. Çocuklarım çanta ya da şapkalarım değildi, yanlış yere koyduğum eşyalar değildi onlar," demiştim nihayet konuşabildiğimde. "Theseus ne düşünürse düşünsün, çocuklar değiştokuş edilebilir eşyalar değildir. Bir çocuk başka bir çocukla değiştirilemez, özellikle de diğer çocuk sizin bile değilse. Bence artık gitmelisiniz." Kadehimi devirerek ayağa kalkmıştım. Umurumda değildi. Bu saraydan ayrılma vaktim gelmişti.
İnsanlarla uğraşmayı sevmiyorum. İnsanların arkasından konuşmayı sevmiyorum. Bir tartışmanın içinde gereksiz yere kalmayı sevmiyorum. Kalp kırmayı sevmiyorum. Başkalarıyla uğraşıp onların kalbini acıtmayı sevmiyorum. Acıtacağım biri varsa o da benim. Benim kusurlarım, benim yanlışlarım bana zaten yetiyor. Benim ihmallerim, eksikliklerim yeterince canımı yakıyor. Başkalarıyla uğraşmaya ne takatim ne de vaktim kalıyor.
"Başka bir şey var mı?"
"Pek sayılmaz, Tanrı'yla ben şu sıralarda birbirimize zahmet vermiyoruz. Bir gelir bir gider, ben de hazır fırsat varken biraz dekorasyon yapıyorum. Öyle ahım şahım bir şey değil, sadece süpürgelikler falan ama, Tanrı'yla birlikteyken başka hiçbir şeye vaktim kalmaz! "