Dostlar, bugün elimizde sol-liberal akademinin ilahlaştırdığı ama satır araları doğru okunduğunda insan doğasının o kaçınılmaz trajedisini yüzümüze vuran çetin bir metin var: Judith Butler’ın İktidarın Psişik Yaşamı. Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan bu kitap, öyle vapurda ya da sahilde çerez gibi okunacak bir şey değil. Arkasında Hegel, Nietzsche, Freud ve Foucault gibi devlerin mirası var. Butler’ın sorduğu soru net: İnsan, kendisini ezen ve kısıtlayan iktidara neden bu kadar tutkuyla bağlanır?
Biz iktidarı hep dışarıdaki bıyıklı bir devlet, polis ya da baba figürü olarak düşünürüz; o bizi ezer, biz de ona direniriz. Butler bu liberal ezberi darmadağın ediyor. İktidar sadece tepene binen bir güç değildir; seni sen yapan, “özne” olarak dilde ve toplumda var olmanı sağlayan temel kaynaktır. Bir bebek düşünün; hayatta kalmak için kendisini büyütecek yetişkine mutlak bir sevgiyle bağlanmak zorundadır. Bu ilksel bağımlılık, insanı manipülasyona en açık hâle getiren yerdir. Ama insan psişesi yok olmaktansa sisteme entegre olmayı seçer: “Hiç var olmamaktansa, madun (köle) olarak var olmayı tercih ederim.” Althusser’in dediği gibi, polis caddede arkandan “Hey sen oradaki!” diye bağırdığında suçlu gibi arkana dönüyorsan, yasa daha seslenmeden önce ruhun boyun eğmeye çoktan hazırdır. Yani dostlarım, özgürleşmek adına sarıldığımız o “özne” kimliği, aslında sisteme verdiğimiz ilksel bir biatin ürünüdür.
Nietzsche’den mülhem düşünürsek; dışarıya akıtamadığın, sisteme karşı yöneltemediğin o hırçın özgürlük içgüdüsü ne yapar? İçeriye, kendi üzerine döner. Alın size “Kara Vicdan”. İnsan, kendisini cezalandırmaktan, günahkârlık hissetmekten mazoşist bir haz almaya başlar. Hegel’in “Mutsuz Bilinç” dediği, kilisede diz çöküp kendisini dışkı kadar değersiz gören o tövbekâr dindar, aslında