• Sevenin canı
    Yanıyor
    Sevilenin
    Umrunda değil..!
  • 832 syf.
    ·22 günde·9/10
    Adını daha önce hiç duymadığım, duysam da ilgimi çekmeyecek olan bu kitabı, Kübra A.'nın şu #29273368 iletisindeki etkileyici yorumuyla okuma kararı aldım. Şayet bir kitap bir insanı bu denli etkiliyor ve bu şekilde cümleler kurduruyorsa, o kitap mutlaka diğer okurlar tarafından da okunmalı diye düşünüyorum. Bu sebeple, öncelikle bu güzel kitapla bizi tanıştırdığı için kendisine teşekkür ederim. Girizgahı bitirmeden önce, kitabı okumamda çok büyük katkısı olan, kitabın epub halini bana göndererek iş yerinde boş zamanlarımda kitaba devam etmemi sağlayan NigRa'ya da teşekkürlerimi sunarak kitapla ilgili düşüncelerime geçeyim.

    Daha önce okuduğum Doktor Jivago kitabında olduğu gibi, Rüzgar Gibi Geçti'de de iki ana konu etrafında gelişen olaylar anlatılmış. Doktor Jivago'da Rus Devrimi ile bir aşk üçgeni anlatılmışken; Rüzgar Gibi Geçti'de Amerikan İç Savaşı ile bir başka farklı aşk hikayesi anlatılmış. Her iki kitap da sayfa sayısı olarak bir hayli fazla olduğu için doyurucu savaş tasvirleri ile kuşku götürmeyen karakter tahlillerine sahip. Zaten kalın kitapları sevme nedenimiz de bizim için doyurucu bilgileri içerisinde rahatlıkla verebiliyor oluşları. Bu yönleriyle her iki kitabı da birbirine benzettim. Farklı olarak ise şunu söylemekte fayda görüyorum: Doktor Jivago, Rus Devrimi etrafında gelişen bir aşk hikayesini konu ediniyor iken; Rüzgar Gibi Geçti, bir aşk hikayesi etrafında gerçekleşen Amerikan İç Savaşını konu ediniyor. Yani bu kitap, Doktor Jivago'ya göre daha fazla aşk romanı özelliği gösteriyor.

    Kitabın ana karakteri, Scarlett O'Hara isimli bir kadın. Açıkçası kitabın başlarında bu isim sürekli olarak aklıma Metin Hara'yı getirse de ilerleyen sayfalarda Scarlett O'Hara, baskın karakteri ile beni bu sıkıntılı durumdan kurtardı. Aksi halde 832 sayfalık kitap boyunca ne yapardım bilemiyorum.

    Rüzgar Gibi Geçti, işte Scarlett isimli bu ana karakterin hayatının yaklaşık 12 yıllık bir dönemini bizlere sunan, derinlemesine başarılı karakter tahlilleri ile kimi zaman taraflı kimi zaman tarafsız bir şekilde kuzeyliler ile güneyliler arasındaki Amerikan İç Savaşı'nı anlatan bir kitap. Ve öylesine dolu bir kitap ki, yalnızca Scarlett'ın 12 yıllık bir yaşamını anlatmasına karşın, ağır bir yoğunluğa sahip.

    Scarlett da oldukça başarılı bir şekilde yazar tarafından işlenerek önümüze sunulmuş bir karakter. Açıkçası Scarlett deyip geçmemek gerek. 16 yaşından 28 yaşına kadar geçen kısacık zamana üç evlilik, üç çocuk, iki büyük aşk, bir cinayet, büyük bir zenginlik, büyük bir yoksulluk ve korkunç bir savaş sığdırıyor. Zaten kitabın isminin de bu sebeple "Rüzgar Gibi Geçti" olduğunu düşünüyorum. Bu 12 yıllık süreç öylesine yoğun ve öylesine zorlu bir süreç olarak geçiyor ki, kitabın 741. sayfasında Scarlett şu cümleleri kuruyor:

    "Elli yıl öncesini düşünen iki ihtiyar gibiyiz. Biz yaşlı değiliz ki! Kısa sürede çok şey yaşadık sadece. Her şey öylesine değişti ki, aradan elli yıl geçmiş gibi geliyor. Ama biz yaşlı değiliz!"

    Hani çevremizde bazı insanlar vardır: Tehlikeli olduğunu biliriz, ondan nefret de ederiz; ama yine de onun gücüne hayran oluruz. İşte Scarlett öyle bir karakter. Scarlett ile ilgili düşüncelerimi biraz derinlemesine sizinle paylaşmak istiyorum. Çünkü çok önemli bir karakter ve Scarlett'ı tanımak demek, kitabı anlamak demek.

    Scarlett, 16 yaşında "çocukça bir tutkuyla" Ashley isimli bir karaktere "aşık olduğunu zannedip" kendisinin ve çevresinin hayatını 28 yaşına kadar zindana çevirebilen bir kadın. Neden buna bir "aşk" demek yerine, çocukça bir tutku dediğimi hemen açıklayayım. Zira Scarlett asla aşık olacak bir kadın profili çizmiyor. Ne kitabın başında, ne de sonunda. Kendisi oldukça zeki ve pragmatist bir kadın. İşine geldiği zaman rol yapmasını bilen ve istediğini aldıktan sonra karşısındakine asla acımayan bir yapıya sahip. Dikkatli baktığınızda çevrenizde de böyle insanların olduğunu görebilirsiniz. Hatta kitabın 19. sayfasında Scarlett'ın Ashley'ye duyduğu "aşk" şu şekilde ifade ediliyor:

    "Scarlett; yemek yemeyi, ata binmeyi, yumuşak bir yatakta yatmayı ister gibi, basit ve hesapsızca istiyordu onu."

    Scarlett, istediğini elde edebilmek için her şeyi ama her şeyi yapabilecek bir gözü dönmüşlüğe sahip. Bu sebeple onun aşık olabilecek biri olmadığını düşünüyorum zaten. Mesela sırf Ashley'yi kıskandırmak için, Ashley'nin eşi Melaine 'nin kardeşi ile anında evlenme kararı alabiliyor. Yine bu konuya gerekçe olarak 97. sayfadaki bir tespiti sizinle paylaşmalıyım:

    Scarlett O'Hara'nın tek yaptığı ortalığı karıştırıp başka kızların sevgililerini elinden almak. Stuart'ı India'nın elinden aldığını çok iyi biliyorsun, şimdi de onu istemiyor. Bugün de Bay Kennedy'yi, Ashley'yi ve Charles'ı ayartmaya çalıştı."

    Bunun dışında, para uğruna gözünü kırpmadan en yakınlarını aşağılayabilen birisi. Zaten parayı bir güç olarak görüyor ve fakirleri aşağılamak için zengin olmak istiyor kitap boyunca. Scarlett'ın paragöz oluşunu gösteren şu cümleleri de buraya belge olarak ekliyorum:

    "Ah, Scarlett bir doların düşüncesi bile gözlerini nasıl parlatıyor! Damarlarında İrlanda dışında İskoç ya da Yahudi kanı olmadığına emin misin?" Sayfa, 612.

    "Nereye mi varmak istiyordu? Bu aptalca bir soruydu. Zengin ve güvende olduğu bir noktaya tabii." Sayfa, 740

    İşte Scarlett böyle bir karakter. Çocuklarını bile içinden gelerek, gönülden sevemiyor. Bu şekilde cümleler kurduğumda Scarlett'ı çokça yerdiğimi ve onu hiç sevemediğimi düşünmeyin sakın. Scarlett hayatın ona gösterdiği ve büyüklerinin ona öğrettiği şekilde yaşayan bir insan. Belki de zamanın şartları ile yaşadığı çevre Scarlett'ı böyle olmaya itti. Ancak Melaine isimli karakteri düşündüğümüzde Scarlett'ın ne kadar büyük bir egoya ve hırsa sahip olduğunu görebiliyoruz. Çocukluğundan itibaren şımarık büyümüş bir kız çocuğu. 28 yaşına geldiği kitabın son sayfalarında bile büyüdüğünü veya olgunlaşabildiğini düşünmüyorum. Çünkü birkaç cilve ile yine her şeyi elde edebileceğini düşünecek kadar çocuk ruhlu. Scarlett'ın karakterini ortaya koyan şu alıntıyı da son olarak eklemekte fayda görüyorum:

    "Scarlett, hayatı boyunca kendi başına bir şey yapmak zorunda kalmamıştı. Her zaman onun için bir şeyler yapacak, ona bakacak, koruyacak, kollayacak, şımartacak birileri olmuştu. Böyle bir zorluk içinde olması inanılmazdı. Ona yardım edecek bir arkadaşı, bir komşusu bile yoktu. Oysa her zaman eş dost, komşu ve kölelerin becerikli elleri yardımına koşmuştu. Ama şu an en ihtiyaç duyduğu anda kimse yoktu. Böyle yapayalnız, korku içinde evden uzak olması inanılmazdı." Sayfa, 289.

    Scarlett'ı yeterince anlayabildiğimi ve sizlere de kanıtlarıyla aktarabildiğimi düşünüyorum. Şimdi ise, gelelim kitabın diğer önemli karakteri Rhett Butler'a. Tek kelimeyle bu karaktere hayran oldum. Onun isminin geçtiği sayfaları okumak gerçekten keyifliydi. Ne yaptığını bilen, zeki, kararlı ve dürüst birisi. Nerede veya kiminle olursa olsun doğru bildiğini söylemekten asla çekinmeyen ve korkmayan birisi. Kitap boyunca beni kendisine hayran bıraktı. Kurduğu her cümlenin altına imzamı atabilirim. Bu kitaba bir aşk romanı deniyorsa, tamamen Rhett Butler'ın yüzü suyu hürmetinedir. Zira bir erkek nasıl sevmelidir, sorusunun cevabını veriyor adeta kitap boyunca. Bana göre, harika bir karakter yaratmış Margaret Mitchell.

    Gördüğünüz gibi, Scarlett ile ilgili paragraflarca karakter tahlili yaparken, çok sevdiğim Rhett Butler ile ilgili yalnızca bir paragraf kurmayı yeterli gördüm. İşte bunun sebebi yukarıda da söylediğim gibi, Scarlett'ın "kötü biri" olmasına karşın, ilgi çekici ve cezbedici yönü bulunması. Gerçekten de böyle insanlar var çevremizde ve farkında olmadan bu şekilde davranıyoruz onlara. Onları sevmeyiz; ama onlar hakkında konuşmaktan ve onlara özenmekten de asla geri durmayız. İnsan, gerçekten de çok ilginç bir yaratık...

    Kitabın sayfa sayısı fazla olduğu için söyleyeceklerim de biraz uzadı sanırım. Fakat bazı konulara değinmeden geçemezdim. Koskoca Amerikan İç Savaşı'na bile hiç değinemedim gördüğünüz üzere; ama bu kitabın ana merkezinin "aşk" olduğunu düşünüyorum. O sebeple savaş ve kölelikle ilgili fazla lakırdı yapmamayı şu aşamada tercih ediyorum.

    Sonuç olarak, güzel ve eğlenceli bir kitaptı. Bu tür kalın kitapları okurken sevdiği bir diziyi izliyormuş hissine kapılıyor insan. Kitap bitince de anlamsız bir boşluğa düşüveriyor tabii. Olsun, yapacak bir şey yok, kitap bitti diye üzmemeliyim kendimi ve Scarlett O'Hara gibi kendimi telkin etmeliyim:

    "Bunu şimdi düşünmeyeceğim. Bunu yarın düşünürüm. Çünkü yarın başka bir gün."