Ya bedel ödeyeceklerdi, ya vebal... İlkini tercih ettiler, can verdiler... Sonrakilere hür ve müreffeh bir hayat bırakmak için kanlarını sebil ettiler. Aynı fedakârlığı göstermek bizim de boynumuzun borcudur.
"Gitme, gideceksin biliyorum ama sen yine de gitme. Gidersen boynuna bir vebal yüklemem. Ama gitme. Çünkü gidersen böyle bir yıkımı bana ancak daha büyük bir yıkım unutturabilir."
"İşte gördün, ufacık tefecik bir kız ama o nasıl güzellikti öyle. Kör ölür badem gözlü olur derler a, öyle değil. Essahtan melek yüzlüydü bu Zühre. Sen de gördün işte, bu perperişan halinde bile dünya güzeli ya, görmesini bilene. Pek efendi, gencecik de bir kocası vardı. İkisi de ufacıkken evlendirmişler oğlanla. Nasıl severler birbirlerini. Sevda gözle görünecek bir şey mi hiç? Öteden şöyle bir baksan bunlara, gözünle görürdün sevdayı..."
“Sadaka” diyordu, “Allah rızası” diyordu ya, Yusuf biliyordu ki bir yandan da anasının tek eğlencesi buydu. Karnını doyurduğu kimsesizlerle sohbet eder, dertlerini dinler, onlarla ağlar, haline şükrederdi. Onlar cevap vermezse de kendi kafasında kurardı hikayelerini. Ne yapsın? Sinema yoktu ki gitsin film izlesin; okuması yoktu ki açıp roman okusun. Onun filmi de romanı da bu zavallılardı işte.
Denizin kederini anlatacak dili yok,
dedim ve devrildim,
böyle sürdü uzun yıllarım
düştüm,sustum,içimden geçirdim,
evi oldum sol yanından yaralı bir salyangozun
ve komşusu ağlayan bir ağacın.
Yeryüzü, ah yeryüzü diyerek
gürültüsüne de alıştım
kapladığım yerin.
Bana verdiğin bu yarı-saydam gövdeden
sisin altında uğuldayan ve ipuçlarını bir türlü
çözemediğim üç-eksik-uzun vakti geçirdim.
Sadece bir baş dönmesi kaldı şimdi
ömrümden, o acı suyu biriktirdiğim.
Ağaç anlatabilir kendini yağmura,
hiç değilse fısıldayabilir-bunu biliyorum.
Kuş nasıl tarif edecek; konsa yeryüzünde av,
uçsa bir ömür boynunda vebal.
Ve kimim ben, düşe kalka dolaşan
yorgun ruh, dolaşık gönül, som gurur?
Ve kim, beni omzumdan öpüp o siyah
yolculuğa çağırır?