dış dünyaya durmaksızın gülümseyen yüzümü gösterirken iç dünyam ölüydü. işte bu, bin derdi tek bir saç teliyle taşımak gibi, yağa ter karıştırmak gibi bir çabaydı.
herkes mutlu görünüyordu, her biri kendince. gerçekten mutlu muydular, yoksa sadece bu izlenimi mi veriyorlardı bilmem ama, bir şey varsa, eylül sonunun bu güzel ikindisinde herkes mutlu gözüküyordu ve bu, içimi alışılmamış bir keder duygusuyla doldurdu. bu görüntünün dışındaki tek kişi benmişim gibi bir izlenime kapıldım ama, düşünecek olursam, geçmişte kalan tüm yıllar boyunca zaten hangi manzaraya ait olmuştum ki ben, diye sordum kendime.
-hep böyle mi gezersin, tek başına?
-evet.
-yalnızlığı sever misin? diye sordu bana, çenesini ellerine dayamış. yalnız gezmeyi seviyorsun, yalnız yemeyi ve derslerde, herkesten uzak, yalnız oturmayı, öyle mi?
-yalnızlığı kimse sevmez, bilirsin. ne var ki ben, arkadaş edinmek için çaba harcamam çünkü ne olursa olsun hayal kırıklığı gelir arkasından.
kendime soruyorum, acaba bedenimin içinde karanlık bir yer mi var diye. uzak bir bölge, en önemli anılarımın üst üste yığılıp balçığa dönüştüğü bir yer.