Düşüş eserinin birinci tekil şahıs anlatımıyla, okuru doğrudan muhatap alan monolog–diyalog tekniğiyle harmanlanmış güvenilmez anlatıcı tarzındaki üslubun, kitaba akıcılık sağladığını düşünüyorum.
Karakterin insanlara yardım etmesinin, fakirleri savunmasının, kendini “iyi biri” gibi sunmasının altında, yalnızca başkaları tarafından takdir edilme ihtiyacı yattığını da buram buram koklatırken okuyucuyu kullanıyor; seni suçlu hissettirerek, kimi zaman kendi pişmanlığını paylaştırarak yapıyor bunu.
Güvenilmez anlatıcı tabirinin üzerine düşecek olursam eğer; bizim eski avukatımız Clamence, kendi günahlarını itiraf ederken aynı zamanda karşısındakilerin de aynı günahları işlediğini iddia eder. Samimiyet ile kibir arasında gidip gelir, kendi hikâyesini çarpıtır. Yani seni de kendisiyle birlikte suçlu ilan eder. Buradan da amacı sadece kendini kurtarmak değil: okuyucuyu da kendi suç ortaklığına çekmektir. Bu, güvenilir bir anlatıcı değil, seni manipüle eden anlatıcıdır.
Buna rağmen Camus’nün kalemi akıcı buldum. Fakat itiraf etmeliyim: tema ve içerik bakımından ortalamanın üstüne çıkamıyor. Clamence, hayata dair derinlemesine düşündürücü bir karakter değil; hatta kimi zaman “elimizde karakter bile yok” dedirtecek kadar boşluklarla dolu. Üstelik cinsiyetçi ve kadınlara yönelik küçültücü yaklaşımı da eserin değerini düşürüyor.
Yine de topluma, insan doğasına ve tabulara dair getirdiği sert ve doğrudan eleştiriler, kitabın en güçlü tarafı. Bu yüzden Düşüş, benim için akıcı ama etkisi sınırlı; havası gereği ortalama bir felsefe kitabı olarak kaldı.
Albert CamusDüşüşEvrim
"Oysa şimdi şunlara bak, hepsi sefil, sersem itler; hayatlarının geri kalanını kaybettiklerinin farkında bile olmadıkları şeyi bulmaya çalışarak geçirecekler."