Tanrı'ya inanıp inanmadığımı sordu. Hayır, dedim. Hoşnutsuzluk içinde yerine oturdu. Bunun mümkün olmadığını her insanın, hatta ondan yüz çevirenlerin bile Tanrı'ya inandığını söyledi bana. O böyle inanıyordu, bundan bir an bile şüphe etse hayatının anlamı kalmayacaktı. "Hayatımın anlamı kalmasın ister misiniz ?" diye sordu. Bana göre hava hoştu, bunu ona söyledim. Ama o, masanın gerisinden, üzerinde İsa heykelciği bulunan gümüş haçı yine burnumun dibine uzatarak deli gibi bağırdı: "Ben Hristiyanım. Senin günahların için O'ndan şefaat diliyorum. O'nun senin için, ıstırap çekmiş olduğuna nasıl olur da inanmazsın ?" Benimle senli benli konuşmaya başladığını fark ettim, ama sabrım da tükenmişti artık. Sıcak gittikçe artıyordu. Ben yarım yamalak dinlediğim bir adamı başımdan savmak istedim mi, ona hak veriyormuş gibi yaparım, bu sefer de öyle yaptım. Onun muzaffer bir tavır takındığını hayretle gördüm, "Gördün mü, gördün mü ?" diyordu. "Tanrı'ya inanıyorsun ve kendini O'na emanet edeceksin değil mi ?" Tabii ben bir kere daha, hayır, dedim. O da koltuğuna çöküverdi.
Mutsuzluğun Bilinci
Her şey, unsurlar ve filler, seni yaralama da elbirliği ederler. Burun kıvırmanın zırhına mı bürünmelisin? Kendini bir tiksinti kalesinde tecrit mi etmelisin? İnsanüstü kayıtsızlıklar mı düşlemelisin? Zamanın yankıları seni son yokluklarının içinde de mağdur edeceklerdir. ..
Kanamanın önüne hiçbiri geçemediğinde, fikirler bile kırmızıya boyanır, ya da tümörler gibi birbirinin üzerine tırmanır. ..
Eczanelerde varoluşa karşı hiçbir özel ilaç yoktur – yalnızca palavracılar için küçük ilaçlar…
Peki, berrak, alabildiğine eklemlenmiş, vakur ve kendinden emin ümitsizliğin panzehiri nerededir?
Bütün varlıklar mutsuzdur; ama ne kadarı bunu bilir? Mutsuzluk bilinci, bir can çekişme aritmetiğinde ya da devasızlık sicilinde boy göstermeyecek kadar vahim bir hastalıktır. Cehennemin itibarını düşürür ve zamanın mezbahalarını kır şiirlerine çevirir.
Hangi suçu işledin de doğdun?
Hangi suçu işledin de varsın?
Acında kaderin gibi sebepsiz. Hakikaten acı çekmek, nedenselliği bahane göstermeden dertlerin istilasını kabul etmektir; çılgın tabiatın bir lütfu gibi, bir negatif mucize gibi…
Zamanın cümlesinde, insanlar virgüller gibi yer alırlar; sense onu durdurmak için, nokta olarak hareketsizleştin.