Kral ve kraliçeye yönelik saldırılar öylesine sert, öylesine kirli ve öylesine çoktu ki, monarşinin altını oyup Fransız Devrimi'ni ileri taşımada ciddi bir rol oynadı. Marie Antoinette'ye yönelik saldırılar korkunçtu. Bu saldırılar 1790'ların başında zirve noktasına vardığında kraliçe lezbiyen, fahişe, sapık, isterik ve hatta ensest meraklısı biri olarak damgalandı. Böyle bir kraliçeye sahip, çaresiz ve iktidarsız XVI. Louis'ye yönelik popüler nefret giderek arttı. Libelle yazarlarına göre Marie Antoinette seks âlemlerinde gelişigüzel döllenerek kraliyet soyunu (ve dolayısıyla Fransa'yı) zehirliyordu. Daha önce XV. Louis libidosunu dizginleyememekle eleştirilirken, XVI. Louis daha kötü bir noktadaydı: Karısına bile söz geçiremiyordu. İftiralar arttıkça monarşiyi yıkmak ve hatta kral ve kraliçeyi idam etmek gibi düşünceler akıllara daha sık gelir oldu.
Sayfa 317 - Kolektif Kitap·Kitabı okudu
Sosyoloji
Livata 1791'e kadar Fransa'da büyük bir suç olmaya devam etti ve yaklaşık kırk bin eşcinsel yüzyıl boyunca özel livata devriyeleri tarafından kara listeye alındı. Öte yandan çok az oğlancı idam edildi veya alenen cezalandırıldı, çünkü yetkililer genellikle eşcinselliği ön plana çıkarmanın onu yaygınlaştıracağı endişesiyle durumu örtbas etmeye çalışıyorlardı. Başka yerlerde olduğu gibi yüksek mevkideki kişiler tedbirli olmaları gerektiğinde livata karşıtı yasalara karşı çıkıyorlardı. Ayaktakımına bir müddet hapis veya sürgün cezası verilebiliyordu. Bununla birlikte şayet cinsel serüvenlerini çok aleni yaşamışlarsa üst sınıflar bile tamamen güvende sayılıyordu. 1722'de bir yaz gecesi Versailles'daki kraliyet sarayının çevresin-deki çeşmelerin ve ağaçların arasında bir grup genç asil birbirleriyle seks yapıyordu. Yaklaşık bin hektarlık araziyi kaplayan bahçeler onlar için gözden ırak bir yer bulmaya yetecek kadar genişti, ama bunun yerine saraya çok yakın bir yerde eğlenmeyi seçmişlerdi; saraya öyle yakındılar ki bazı insanlar onların seslerini duyup neler yaptıklarını gördüler. Rivayetler farklı olsa da, işin içinde en az altı erkek vardı ve bunların hepsi de yakın zamanda evlenmişti. Zamanın hukukçularından birinin dediğine göre, erkekler sadece hemcinsleriyle seks yapmamış, aynı zamanda ayışığı altında ve "gayet aleni olarak anal yolla düzüşmüşlerdi". Sorguya çekildiklerinde hiçbiri pişmanlık duymadığı gibi, hayatlarından endişelenmelerini gerektirecek bir sebep de göremiyorlardı. Çoğu konforlu malikanelerine "sürgün" edildi ve ardından karıları da kendilerine katıldı. İçlerinden sadece biri Bastille'e gönderildi. On iki yaşındaki müstakbel Kral XV. Louis saray erkanından bazılarının neden uzaklara gönderildiğini sorduğunda, bahçedeki çitleri yıktıkları için
Sayfa 294 - Kolektif Kitap·Kitabı okudu
Sosyoloji
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
1092/1681'de ihtisab vergisi için İstanbul dükkânları tahrîr olunduğunda, birçok dükkânın yeniçeriler elinde olduğu ortaya çıkmıştır. Asker tâifesinin ticaret hayatına el uzatması, XIV-XV. yüzyıllarda Memlûk Mısır'ında ekonominin çöküşünde başlıca neden sayılmıştır. Osmanlı ülkesinde yeniçerinin ekonomi sektörüne el atması, özellikle XVII. yüzyılda gerçekleşti. XVI. yüzyıl sonlarına kadar devlet, askerin ticaret hayatına el uzatmaması kuralını titizlikle uygulamakta idi. Ocak ağalarından Bektaş Ağa, uluslararası sof ticareti ile zenginleşmiş, Ankara şehrine kendi adamını yerleştirmişti. Bu sırada, taşradan iş-geçim için İstanbul'a gelenleri, özellikle Arnavutluk ve Doğu-Anadolu'dan göç edenleri tahrîr edip şehir dışına sürmek için bir sayıma (tahrîre) karar verildi -böyle bir önleme, Kanunî döneminde de şehir nüfusunu kontrol için başvurulduğunu biliyoruz. Tahrîr sırasında, halk arasında dedikodu ve direnme görüldü. Özetle ocak ağalarının bu sömürü ve baskı rejimi, esnaf-halk ayaklanmasını hazırlayan gelişmelerdir.
Sayfa 282 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
XV. yüzyılda Osmanlı Devleti'nde mutlak, bölünmez bir egemenlik inancı yerleşmişti. Devlet, hânedânın bir mirası gibi düşünülmüyor, pâdişah, halife veya imparator gibi bölünmez bir egemenliğin temsilcisi sayılıyordu. Devlet gücü, hukukun ve her türlü imtiyaz ve tasarrufun kaynağı sayılan tek egemenlik sahibi hükümdarda toplanıyordu. Otoriteye, ülke ve nüfus unsurları yanında ölçüsüz derecede üstün bir yer veren bu devlet-hükümdar anlayışı, devleti mutlak ve bölünmez bir tek iradeye indirgiyordu. Böylece, kabile-devlet gelenekleri bertaraf edilerek, Roma tarihindeki gibi mutlak ve soyut bir hâkimiyet anlayışına varılmış oluyordu. Osmanlı tarihinin ilk yüzyıllarını dolduran taht mücadeleleri, aslında bu gelişmiş devlet ve hâkimiyet anlayışında aranmalıdır.
Sayfa 84 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Yeniçeriler
Bir çarpışmada yeniçerilerin temel işlevi sultanı korumaktı. Gayrımuntazam birliklerin(Azabların) ardında birçok sıradan oluşan kare düzenine girerler ve ancak düşman kanatlardaki eyalet süvarilerini ve önlerindeki gayrımuntazam azabları bozduktan sonra kendi saflarına ulaşır da sultanı tehdit ederse cenge katılırlardı. Varna(1444) ve Kosova(1448) gibi XV. yüzyıl ortalarındaki muharebelere dair kaynaklar, yeniçerileri demir kazıklar ve dev kalkanlarla güçlendirilmiş hendek ardında yığılı bir toprak set ile korunan geçilmez bir duvar olarak tanımlar...
Sayfa 61 - Kronik Kitap·Kitabı okuyor
Alıntı
Doğa İkaz Veriyor...
Son otuz yılın olağanüstü teknolojik gelişmeleri bizde her şeyin, her zaman denetim altında olduğu inancını yaratmıştı. Kentte yaşayanlar, doğadan uzakta görüntüler ve sözcüklerden oluşan dünyalarında her şeyin hâlâ böyle olduğunu sanabilirler. Ama doğada yaşayan ve onu gözlemlemeyi bilenler günden güne yaklaşan felaketin izlerini sezebilirler. Evimin önünde yaşlı bir alıç ağacı var; her sene mayısın ilk günlerinde çiçeklenirdi ve mis kokusu günlerce arıların ve onun nektarıyla beslenen benzeri böceklerin vızıltısıyla beraber havaya yayılırdı. Bu sene az ve kötü çiçek açtı, kubbesi altında hiçbir böcek vızıldamadı; sessizliği hâlâ bahçemin ve bostanımın üzerinde asılı duruyor. Doğa olasılıkla İzlanda yanardağının kül bulutunun gölgesinde üşüttü, ıslandı. Karahindibaların sarı çiçekleri kırın ortasında minik ve davetkâr güneşler gibi parlıyorlar ama hiçbir böcek onları ziyarete gitmiyor. Burada yaşadığım yirmi yıl boyunca pek çok bitki ve hayvan türünün yok olduğunu gözlemledim. Tarlalar boş, gökler boş, sadece uzun ömürlü ve zeki kargalar ile martılar ortadalar; martılar da artık romantik deniz şiirlerini değil Hitchcock'un o korkunç filmini çektiği Daphne du Maurier'in Kuşlar romanını anımsatır durumdalar. Kırların dereleri, şelaleleri, kuyuları cansızlaştılar, ortalıkta gezinen pek az su da kirli, pis kokulu, köpüklü. Birkaç hafta önce fırtınalı denizin kıyısında yürürken denizin kendi köpüğünün yanı sıra daha hafif, uçucu başka bir köpük katmanının kumsala vurduğunu, rüzgârın onu havaya karıştırdığında sabun baloncuğu oluştuğunu fark ettim; bu artık denizin sabit bileşenlerinden biri haline gelmiş olan deterjandan başka bir şey değildi. Geçen ay, Umbria ve Toscana bölgeleri arasında seyahat ederken, Tiber Nehri'nin doğal parkı dahil bütün yol kenarlarının
Sayfa 112·Kitabı okudu