İnsanı tanımak, evvela onun beden mülkünün ötesindeki latifelerini; yani ruh, nefis, kalp, akıl, şuur, idrak ve vicdan gibi cevherlerini anlamayı gerektirir.
Ruh dediğimizde; irade, zihin ve hissi de içine alan, eğer erilebilirse latife i rabbaniye derecesine yükselen asıl özü ve temeli kastediyoruz. Beden kıyafetinin içindeki bu latif cevher, insanı insan yapan asıl candır; zira hakikatte insan ruhtur.
Nefis ise ruha ait olan ancak ruhla aynı olmayan, dereceleri bulunan bir kuvvettir. Akıl veya kalp gibi vücutta sabit bir mekanda kaim değildir.
Kalp ve yürek terimleri benzer görünse de gönül kuvveti ile birbirinden keskin çizgilerle ayrılırlar.
Gönül insana mahsustur ve her kalp taşıyanda bu yürek bulunmaz; çünkü iman ancak gönülde cereyan eder. Materyalist tariflerin aksine, kalp sadece kan pompalayan biyolojik bir aygıt değil, hakikatin merkezidir.
Akıl ise beyinde bulunur ve değişkendir; bir kararda durmaz. Beşeri ayrışmalarımızın temelinde akıl vardır ve inanç tek başına akıl üzerine kurulamaz. Akıl, mutlak doğruyu bulmaya tek başına yetseydi, kitaplar veya peygamberler gönderilmezdi.
Şuur ve idrak ise bu manevi yapının bilinç ve kavrama yeteneğini temsil ederken, vicdan iyiyi kötüden ayırt eden sarsılmaz bir melekedir.
İman, esasında vicdan ve iradenin ortak bir kararıdır. İnsanın içindeki bu latifeler, üzerine giydirilmiş olan beden elbisesiyle birleşerek beşeri meydana getirir. İnsanı insan yapan bu değerler, onun zıttı değil bilakis kendisidir.
Bu derin mevzuyu kavramak için İslam düşünce tarihinin köşe taşı mahiyetindeki eserlerine müracaat etmek elzemdir dostlar. Popüler dijital içerikleri veya aktüel figürleri bir kenara bırakın; ne varsa klasik metinlerimizde var, var olan da oradan var olmuş, kayıp giden de o mizandan kayıp