burası benden başka kaç insanın evidir?
bilmiyorum
ben bir başıma onlardan uzağım,
hep birlikte onlar benden uzak.
bana kendimden başkasıyla konuşmak,
yasak.
"Devrim, şehri kana boyarken, biz kendi içimizdeki o küçük, sessiz ve yasak dünyanın düğününü kuruyorduk; çünkü bildiğimiz tek gerçek, o anın içinde birbirimizin gözlerine bakmaktı."
Hiç şüphesiz üstbenimizi tam bir baş belası ve görünürdeki makul hali içinde fazlasıyla ahmak bir parçamız olarak düşünmeye ihtiyacımız var. Başka bir deyişle, Don Quijote'ye istemediğimiz ölçüde benzesek de benzemesek de, kendimize daha ziyade Sancho Panza'nın bakış açısından bakıyor olabileceğimizi fark etmemiz gerekiyor. Yani hayattan
da yasak hazlarimızdan aldığımız tat kadar -hatta belki daha fazla- hakiki zevk atabiliriz. Sınırlayıcılığımızın bizi ne denli sınırladığını hafife almış olabiliriz. Birlikte bir şeyler yapmaktan aldığımız haz bu kadar ürkütücü olmak zorunda değil
Peki kötücül ve yırtıcı özeleştiri -Freud'a göre- nasıl en büyük
hazzımız haline geldi? Nasıl oldu da birer nesne konumunda
olduğumuz, yargılama ve sansürün nesneleri olduğumuz bu tablodan
bu denli zevk alır olduk? Affetmeyen, amansız özeleştiriye,
sınırlandırılma ve eksilmeye duyulan bu heves nedir böyle?
Freud'un buna yanıtı ayartıcı ölçüde basittir: Sevgiyi kaybetmekten
korkarız.
...
Çocuk anne babasına, "Sevginiz ve korumanız karşılığında mümkün mertebe olmamı
gereksindiğiniz kişi olacağım," der.
...
Güvenlik arzuya tercih edilir; arzu güvenlik kaygısına kurban gider.
Ancak bu sözümona güvenlik -en azından Freud'un bakış açısına göre- karşılığında epey ağır bir bedel getirir: fiilen bir nesneye dönüştürülme ve nesne gibi
muamele edilme bedelini. Bu durum, aşırı derecede eleştirel ve
kınayan gözlerle incelemeye tabi tutulması gereken yaratıklar olduğumuzun
bize hissettirilmesine bağlıdır.
...
Açıkça görülüyor ki, bu rejimin düşünmemize izin vermediği
şey, yasak olmayan hazlarla da tıka basa dolu olduğumuz ve onlardan da ilham aldığımızdır; ya da ahlaki ideallerimizin yasaklar haricinde bir şeyler olabileceği ( 19. yüzyıl felsefecilerinden Henry Sidgwick'in The Methods of Ethics [Etiğin Yöntemleri]
kitabında ortaya koyduğu gibi,
*ahlaki idealin zorunlu değil de cazip olarak sunulmasını pek kolay tasavvur edemeyiz*). Tıpkı aşıri korunan çocuğun, bu kadar korumaya ihtiyacı olduğuna göre, dünyanın çok tehlikeli bir yer ve kendisinin de çok zayıf biri olduğuna inanması (ve anne babasının da onu tüm bunlardan koruyabildiğine
göre çok güçlü olduklarinı düşünmesi) gibi, tüm bu sansür ve yargılama da bizi korkutarak, aslında tamamen antisosyal ve hatta hem kendimiz hem de başkaları için tehlikeli olduğumuza inandırmıştır. Bu debdebeli saçmalık doğruymuş gibi