Buna içimdeki șeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesini uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki șeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var...
"Mabedin çanlarının sesini duydunuz mu? Şu anda neyi dinliyosunuz? Sesleri mi seslerin arasındaki aralıkları mı? Eğer bu sessiz aralıklar olmasa sesler asla bu kadar etkileyici olmayacaktı," der Krishnamurti de.
Nefret edecek bir sürü șey gelirdi aklıma, ama sonunda yine kendimden nefret ederdim. Geceleri çok düşünmekten gündüzleri başım ağrırdı. Ekinleri biçmeye gücüm kalmazdı. Neyse ki Fengxia vardı. Sık sık yanıma gelir, elimden çekiştirip sorardı: "Baba, bir masanın dört köşesi vardır. Peki, bir köşesini kesersek kaç köşesi kalr?" Fengxia'nn bunu nereden öğrendiğini bilmiyordum, fakat üç köşesi kalır diye yanıtladığımda ağzı kulaklarına varıncaya kadar güldü ve "Yanlış! Bes köşesi kalır," dedi.