Mutluluk kedere kıyasla son derece aktarılamazdı. Kederin gözyaşları vardı, üzüntünün görünür işaretleri, aşikâr yağmuru; bu bakımdan çocuksuydu sonuçta. Keder insanı çocukluğa, yetişkinlere “Ne oldu, niye ağlıyorsun?” diye sorduran performansa geri götürüyordu. Peki mutluluğun işareti, mutluluğun güneşi neydi? Kim mutlu insanın yanma koşup, “Niye gülümsüyorsun? Seni bu kadar mutlu eden nedir, söylesene?” diye sorardı?
"Ağzımı anahtar deliğine dayayıp havayı emiyorum. Böcek
sokması gibi bir yanma duyuyorum boğazımda. Oysa kuru bir
yaprağı bile dalından düşürecek gibi değil bu esinti. Belki
çöle dönmüş toprağa tek yağmur damlasının düşüşü yalnızca.
Çamur gibi bir yağmur damlası... Ama toprak, bu damlayla
çatlatacak bağrındaki tohumu. Çöl, bütün vahalarını bu
damlayla yeşertecek... Genzim yanıyor. İnce bir kan şeridi
sızıyor dudaklarımdan. Kirli, sıcak ve simsiyah...
Adımdan gayrısını bilmiyorum."