Hiç kimse, bu mutlu yaşantının değişebileceğini, ufukların kararacağını, güneşlerin görünmezcesine batacağını, şehirlerin toza ve dumana karışacağını aklına getirmiyor.
Hiç gitmediğim bir yerde, sevinçle ötesinde
her türlü yaşantının, kendi sessizliği var gözlerinin:
en ince kımıltımda bir şey var içime gömen beni,
bir şey dokunamayacağını kadar bana yakın
kolayca açar beni en ürkek bir bakışın parmaklar gibi kapamış olsam bile kendimi, sen hep yaprak yaprak açarsın beni, Baharın (dokunup ustaca, gizlice) açışı gibi ilk gülünü
ya da beni kapatmaksa isteğin, ben
ve hayatım kapanırız güzelce, birden
karın her yere özenle inişini
düşleyen yüreğince şu çiçeğin;
duyduğumuz hiçbir şey bu ülkede
erişemez gücüne sonsuz inceliğinin:
yapısının renkleriyle beni bağlayan,
öldüren, hiç durmadan, her nefeste
(bilmiyorum nedir bu sende olan, bu kapayan
ve açan; yalnız anlıyor içimde bir şey
gözlerinin sesini güllerden derin olan)
kimsenin yok, yağmurun bile, böyle küçük elleri
E. E. Cummings
Türkçesi: Cevat Çapan
Seçilen her şeye karşılık yapılabilecek diğer şeyler yitirilir. Buna seçmenin maliyeti diyebiliriz. Yani şiiri, şiire yolculuğu seçtiğinizde, tam bir seçim olmalıdır bu. Dibine kadar adanmalısınız şiire. Ancak o zaman yazacağınız şiirler, en çok şiir olacaktır. Çiçek kitapları okumalısınız. Durmadan sözlük, atasözleri ve deyimler sözlüğü okumak durmumdasınız. Hiç gerekmiyor gibi görünse de resim, heykel, mimari, müzik, dans… bilmelisiniz. Jeolojiden, coğrafyadan, sporun her türünden, zoolojiden, botanikten… haberdar olmanızı gerektirir şiir. Bütün bunların yapılabilmesi için kendini parçalamak durumunda kalır şair. Şiir yazmak edimini, İlhan Berk’in cehenneme benzetmesinin nedeni de budur. Bir düşünün, onca şeyi yapmayı göze almak, insanı şiire götürür; ama o çok çekici olan sıradan yaşantının da dışında tutar hep. Asıl olan bunu başarabilmekte.
Romanı ve romancıya özgü anlatımı, vurgulamak için -buna ister romanın açılımı, isterseniz başka bir şey deyin- bir kez daha Zosima'nın insanın kaderi hakkındaki şiirinin, Ivan'ın şiiri gibi halk üzerine, ekmeği olmayan ve otorite ve birlik arzusu duyan köylüler üzerine kurulduğunu düşünmekte fayda var. Dostoyevski bir romancı, bir yazar, bir sanatçı olarak -hatta sanatçı bir eleştirmen olarak- bunu böyle göstermekten kendini alamaz: Çünkü bu roller gerçeğe dayanır ve dürüst davrandığı sürece bu gerçekten kaçamaz. Ancak polemikçi, politikacı ya da bir şeylerin sözcüsü konumundan yazdığında taraflı yazar ve o zamanda karşımıza Panslavist, Çarcı ve teokrat olarak çıkar. Burada, romanda kendi deneyimiyle, seçtiği tarafın malzemesiyle ve ustalığın izin verdiği ölçüde yaşantının gerçek doğasını göstermek zorunluluğu duyar. Kuşkusuz sanat böyle bir saflık için eksik kalır, ama eylem adamının düşündüğü gibi ya da bir idealistin hissettiği kadar değil. --> Sanat eksik kalır: Bize ne yapacağımızı söylemez, bunun yerine önümüzdeki malzeme ile ne yapacağımızı söyler. Uzun vadede sanat; dürüstlüğümüzün iyi bir ölçütüdü; mevcut gerçekte hareket ederek hakikate ulaşır.
"eğer bu şehirde bu bulvar olmasa
sabah ezanında yağmur yağmasa
şüphesiz bir delilik yapardım
hiç kimse beni anlıyamazdı
on beş sene hüküm giyerdim
dördüncü yılında kaçardım
belki kaçarken vururlardı"
bu pek ünlü şiiri çoğu paris'te yazdığımı, adı geçen bulvarın paris bulvarlarından birisi olduğunu sanır, öyle değildir, şiiri paris dönüşü, lâleli'de, şair nigâr sokağı’nda, emekli öğretmen melâhat hanım’ın evinde pansiyoner kalırken yazdım, atatürk bulvarı üzerinde, o zaman günseli pastahanesi diye bir pastahane vardı, akşamları oraya düşer, sonbahar sisleri basıp sokak lambaları puslu puslu yandı mı, yürüyerek taa atatürk köprüsü'ne kadar inerdim, demek bu yürüyüşlerde bir yandan paris günlerini düşünüyormuşum, bir yandan sevdiğim kızı, bir yandan da yaşadığım gerilimli hayatı, daha önce, ben sana mecburum'daki bazı şiirler dolayısıyla yazdığım gibi gizli komitacılık hayatı uzunca bir süre bıçağın ağzında yaşamamı gerektirmişti, bu yaşantının izlenimlerini dolaylı olarak böyle gerilim şiirlerinde söylemeye çalıştım, o zaman ciddi olasılıklar halinde beliren bazı şeyleri, sonraki kuşakların, gündelik ve acımasız gerçekler olarak yaşamalarına ne demeli?