Ruhum bir kalıbın esiri olmadan evvel, elimi bir el tuttu... Ve bana, güneşleri, seyyâreleri, semâvatın acâyibini gezdirip, seyrettirdi... Nihayet bir âleme getirerek;
-"İşte misafir olacağını yer... Burası dünyadır!" dedi. Şaşkın şaşkın etrafıma bakınırken de devam etti:
-"Burada herkes kendi istidâdına göre bir tohum eker ve mahsul devşirir...
Para, kadın, evlat, makam, mevki, rütbe, şan ve şeref insanların en çok ekip biçtikleri tohumlardır... Sen de keyfine göre bu dünyaya bir çekirdek ekip mahsul topla!..."
Böylece kimsenin kimseyi görmeden çalışıp didindiği bu patırtılı aleme ben de katıldım... Ben de onlar gibi ekip biçmeye başladım. Ama bütün tarlalar benim olsa, tohumların, sapanların tek sahibi sade ben olsam, gene de geldiğim âlemlerin zevkine takılı kalan gönlüm, bir türlü kendi ektiği tohumun çeşnisiyle nafakalanmaya razı olmayacaktı...
Ezel günün saltânatını görmüş göz, sâfasını tatmış dudak, burada kendi düzdüğü puta nasıl tapabilirdi?
İsyan ettim...
Belimden tohum torba mı, elimden sabanımı attım ve hemen gidip kendi varlığım tohumunu bu tarlanın bir köşesine gömdüm...
Arkamdan bağırıyorlardı:
-"Vah zavallı, kendini ziyan etti!"
Halbuki zamânın sadık dudağı onları yalanladı. Şimdi dallarından aşk meyveleri topladıkları şu fidan, bir zamanlar vecd ve tevazu ile gömdüğüm o tohumun ta kendisidir...
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Ben de sana ilk iş, bu kitapsız kalemsiz kazanılan ilmin baş harflerini öğreteyim: Gülümseme ve utanma.
İşte yavrum bunlar aşk kitabının ilk harfleridir. Ammâ harflerin kelime, kelimelerin ibâre, ibârelerin sâhife olması için, daha birçoklarını bilmen gerektir. Sana burada onları teker teker öğretmeye kalkarsam dâvâ uzun düşer. Yalnız, ıztırap denen bir harf vardır ki bunu hepsinden evvel öğrenmeye çalış; zîra onu ihtivâ etmeden mânâ kazanmış hiçbir kelime, hiçbir cümle yoktur.
Eğer ızdırâba yer vermemiş bir ibâreye rastlarsan korkma: “Bunun aşk kitabında yeri yok” diye haykır.
Son zamanlarda okuduğum kitapların içinde aşkı görüyorum. Bu ay içerisinde okuduğum kitaplardan biri de Mesihpaşa İmamı adlı eserdi. Son derece inançlı, disiplinli, işlerine haram bulaştırmayan bir imamın gönlüne aşk düşünce neler oldu, neler... Okurken hem ufak ufak tebessüm etmiş hem de şaşırmıştım. Şimdi ise İstanbul Galata'sının en meşhur orospusu Fosforlu Cevriye'nin gönlüne aşk düşünce ne oldu?
Bir türkü geçiyor aklımdan Sevcan Orhan’nın TRT kaydındaki performansı harikadır:
Bir gönüle aşk girince, hey can
Ateşte yanmışa benzer, hey can
Bir de hasretlik olunca
Aşk umut etmektir. Aşk dönüşüm demektir. Aşk için ölmek varken de aşkın için yaşamaktır. Aşk her şeydir...
Nazım Hikmet Ran 'in 1920 yılında yazdığı Gölgesi adlı şiiri Suat Derviş'e yazdığı iddia edilir; hatta ona platonik bir aşk beslediği de söylenir.
"Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;
Bir kere eğemedim bu kadının başını."
Suat Derviş ise sol görüşlü, feminist bir yazardır. Dikkat edin; o dönemde bu iki kelimenin yan yana gelmesi büyük bir cesarettir. Hele ki bir kadınsanız... Toplumcu gerçekçi eserler kaleme alan hemen hemen her yazar soruşturmalardan geçmiş, tutuklanmış, dışlanmış ve sürgünü andıran bir hayat yaşamıştır.
Fosforlu Cevriye ilk bakışta bir aşk romanı gibi görünse de aslında bundan çok daha fazlasıdır. Roman, İstanbul'un arka sokaklarını, yoksulluğunu, dışlanmış insanlarını ve toplumun görmek istemediği yüzünü anlatır. Suat Derviş'in başarısı da burada ortaya çıkar. O, okuyucusunu sadece bir aşk hikayesine değil, aynı zamanda dönemin sosyal gerçeklerine de tanık eder.
Fosforlu Cevriye, toplumun "düşmüş kadın" olarak damgaladığı bir karakterdir. Fakat roman ilerledikçe onun yalnızca bu sıfatla açıklanamayacağını görürüz. O, seven, özleyen, fedakarlık yapan, umut eden ve hayal kuran bir