İlk defa Samiha Ayverdi'nin bir eserini okudum ve doğrusu biraz hayranlık, biraz da şaşkınlık içindeyim.
Her şeyden önce Türkçesi, mermer bir şadırvanın berrak ve serin suları gibiydi. Eski ve yeni kelimeler, birbirini incitmeden yan yana gelmiş ve akıyor. Üstelik yalnız dili değil, benzetmeleri de oldukça güçlüydü ve güzeldi. Bayram günü elime aldığım bu eser, uykumu bir anda dağıttı. Bazı benzetmeleri, karanlık bir odada aniden açılan pencere gibi zihni aydınlatıyordu.
Garp ile Şark arasında sıkışmış bir neslin hikayesini ve tasavvufi derinliği sevenler için harika bir eser. Peki ben bu yazarı neden bu kadar geç keşfettim? Neden daha çok okunan yazarlardan biri değil? Doğrusu bilmiyorum.
Diğer taraftan, Halis Efendi'nin sevgiye kapılarını kapatmış, katı bir disiplin içinde sürdürdüğü hayatını ve Balkan Harbi'nin ardından yaşadığı değişimi okumaktan büyük keyif aldım. İnsan okurken ister istemez hayatın tuhaf cilvelerini düşünüyor.
Hani çok güvendiğiniz insanlar vardır; sırtınızı dayayabileceğiniz bir duvar gibi görürsünüz onları. Sonra bir bakarsınız ki o duvarlar yıkılmıştır. Bir de tam anlamıyla umutsuz vaka dediğiniz insanlar vardır; gün gelir, en çok onların omzuna yaslanırsınız. Hatta görmek bile istemediğiniz biri, sizi öyle bir terbiye eder, öyle bir değiştirir ki sonunda en büyük hayranı yine siz olursunuz.
Bir de aşk vardır... İnsanları affettiren, olmadık fedakarlıklara sevk eden, uğruna çabalarken insanın kendi içindeki o ateşe kendisini bile hayret ettiren aşk...
"Bazen insanı değiştiren şey nasihat değil, kalbine düşen bir aşk olur."
Aşk ile,
İyi okumalar dilerim.