YasinLeb

YasinLeb
Yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak için... Doğa | İnsan | Hayat | Kitap
Zekanın Yükselişi ve Duyguların Sınavı
Puan vermedi·325 syf.·
2026 21. kitabı
Bir dünya düşünün. İçinde ağaçlar, kuşlar, denizler, dağlar ve sayısız canlı türü olsun. Aslında bugün yaşadığımız dünyadan pek farklı olmasın. Fakat tek bir şey eksik olsun: bilinç sahibi insan. Böyle bir dünya benim için boş bir dünyadır. Hatta bir bakıma hiçliktir. Çünkü güzelliği fark edecek, onu anlamlandıracak, yorumlayacak ve ona değer yükleyecek bir varlık yoktur. İnsan, dünyaya yalnızca bakan değil; onu anlayan, hisseden ve anlam veren canlıdır. Bu yüzden uzun yıllar boyunca akıl ve bilinci bir canlının ulaşabileceği en yüksek mertebe olarak düşündüm. Fakat Algernon'a Çiçekler bu düşüncemi yeniden sorgulamama neden oldu. Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar adlı eserini okuduğumda, "Bayanlar ve baylar, bilinçli olmak bir hastalıktır." cümlesi zihnime kazınmıştı. Arthur Schopenhauer ise zeki insanların sosyalleşme konusunda yaşayacağı risklerden ve tehlikelerden bahseder. Birisi farkındalığın yükünü anlatır, diğeri ise zekanın bedelini. Charlie'nin hikayesi ise sanki bu iki düşüncenin edebiyattaki karşılığı gibidir. Zekası arttıkça çevresindeki insanları daha iyi anlamaya başlar. Daha önce fark etmediği alayları, küçümsemeleri ve kırgınlıkları görür. Farkında oldukça acıları da büyür. Çünkü insan bazen bilmedikleriyle değil, öğrendikleriyle yaralanır. Charlie'nin yaşadığı dönüşüm bana şunu düşündürdü: Akıl tek başına insanı mutlu etmeye yetmiyor. İnsan sadece düşünen bir varlık değil; aynı zamanda hisseden, bağ kuran ve anlam arayan bir varlık. Zeka gelişebilir, bilgi artabilir; fakat sevme, sevilme, ait olma ve anlaşılma ihtiyacı aynı kalıyor. Ve galiba Algernon'a Çiçekler'in bende bıraktığı en güçlü izlenim şu oldu: İnsan yalnızca aklıyla büyümüyor; duygularıyla da büyüyor. Akıl olmadan hayat eksik kalabilir ama duygu olmadan da hayatın anlamı eksik kalıyor. Kitabın
Algernon'a ÇiçeklerDaniel Keyes · Koridor Yayıncılık · 202536,4bin okunma
Reklam
İnsanı Değiştiren Şey
Puan vermedi·257 syf.·
2026 20. kitabı
İlk defa Samiha Ayverdi'nin bir eserini okudum ve doğrusu biraz hayranlık, biraz da şaşkınlık içindeyim. Her şeyden önce Türkçesi, mermer bir şadırvanın berrak ve serin suları gibiydi. Eski ve yeni kelimeler, birbirini incitmeden yan yana gelmiş ve akıyor. Üstelik yalnız dili değil, benzetmeleri de oldukça güçlüydü ve güzeldi. Bayram günü elime aldığım bu eser, uykumu bir anda dağıttı. Bazı benzetmeleri, karanlık bir odada aniden açılan pencere gibi zihni aydınlatıyordu. Garp ile Şark arasında sıkışmış bir neslin hikayesini ve tasavvufi derinliği sevenler için harika bir eser. Peki ben bu yazarı neden bu kadar geç keşfettim? Neden daha çok okunan yazarlardan biri değil? Doğrusu bilmiyorum. Diğer taraftan, Halis Efendi'nin sevgiye kapılarını kapatmış, katı bir disiplin içinde sürdürdüğü hayatını ve Balkan Harbi'nin ardından yaşadığı değişimi okumaktan büyük keyif aldım. İnsan okurken ister istemez hayatın tuhaf cilvelerini düşünüyor. Hani çok güvendiğiniz insanlar vardır; sırtınızı dayayabileceğiniz bir duvar gibi görürsünüz onları. Sonra bir bakarsınız ki o duvarlar yıkılmıştır. Bir de tam anlamıyla umutsuz vaka dediğiniz insanlar vardır; gün gelir, en çok onların omzuna yaslanırsınız. Hatta görmek bile istemediğiniz biri, sizi öyle bir terbiye eder, öyle bir değiştirir ki sonunda en büyük hayranı yine siz olursunuz. Bir de aşk vardır... İnsanları affettiren, olmadık fedakarlıklara sevk eden, uğruna çabalarken insanın kendi içindeki o ateşe kendisini bile hayret ettiren aşk... "Bazen insanı değiştiren şey nasihat değil, kalbine düşen bir aşk olur." Aşk ile, İyi okumalar dilerim.
Tasavvuf
Mesihpaşa İmamıSâmiha Ayverdi · Kubbealtı Neşriyatı · 2005440 okunma
Cennet Kuruldu, İnsan Cehennemi Seçti
7/10
·261 syf.·
2024 13. kitabı
"Spoiler içerir" William Golding, 2. Dünya Savaşı’nda deniz subayı olarak görev yapmış bir yazar. Savaşın ortasında şiddeti, vahşeti ve insanın en karanlık tarafını görmüş biri. Bunun yanında uzun yıllar okul müdürlüğü yapması nedeniyle çocukların psikolojisini, grup halindeki davranışlarını ve içlerinde taşıdıkları potansiyel enerjiyi de çok iyi biliyor. “Sineklerin Tanrısı” tam olarak bu iki tecrübenin birleştiği bir eser gibi hissettirdi bana. Dışarıdan bakıldığında çocukların adada hayatta kalma hikayesi gibi görünse de aslında insan doğasının içindeki kötülüğü sorgulayan sert bir roman. Bazı yazarlar anlatmak istedikleri şeyi doğrudan anlatmaz. Çünkü açık açık yazılsa sıradanlaşacak ya da sansüre uğrayacak şeyler sembollerle daha güçlü anlatılır. Distopyaların bu kadar ilgi çekmesinin sebebi de biraz bu sanırım. İnsan, cennetten çok cehennemi merak ediyor. Bazen bu eserlerde sembolize edilen şeyleri bulmaca gibi anlamaktan, çözmekten keyif alıyorum. Ada ilk başta tam bir cennet gibi tasvir ediliyor. Tatlı su var, meyve var, balık var, yengeç var, av hayvanları var. Yakacak odun bile hazır. Ralph’in adayı “pembe bir pastanın üzerindeki krema” gibi tarif etmesi boşuna değil. Çocukların bazıları için burası özgürlük anlamına geliyor. Artık yetişkin yok, kural yok, baskı yok… Ama tam da burada romanın asıl meselesi ortaya çıkıyor. Sosyal kontrol mekanizması ortadan kalkınca insanın içindeki karanlık taraf yavaş yavaş yüzeye çıkmaya başlıyor. Roman Ralph ile Domuzcuk’un karşılaşmasıyla başlıyor. Ralph olan biteni ilk başta eğlenceli bir macera gibi görüyor. Deniz Kuvvetleri’nde görev yapan babasının gelip onları kurtaracağına inanıyor ve o süre boyunca özgürce vakit geçireceğini düşünüyor. Domuzcuk ise daha ilk andan itibaren durumun ciddiyetini anlayan karakter.
Sineklerin TanrısıWilliam Golding · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202597,3bin okunma
Her Şey Bir Düşle Başlar
Puan vermedi·147 syf.·
2026 15. kitabı
Beyaz Zambaklar Ülkesi Benden Selam Söyle Anadoluya Süpermen Türk Olsaydı Pelerinini Annesi Bağlardı gibi kitapları okurken içimde ne hissettiysem, bu eserde de aynı yoğunluğu hissettim. Çünkü bu kitap bizim memleketimizin hikayesi… Bizim insanımızın, bizim yokluklarımızın, bizim inadımızın ve mücadelemizin hikayesi. Okurken bazen gülümsüyorsunuz, bazen gözleriniz doluyor. Ama en çok da şunu hissediyorsunuz: Bir insan gerçekten isterse, bulunduğu yeri değiştirebilir. Mustafa Güzelgöz tam olarak bunu yapmış biri. Kitap taşımamış sadece; umut taşımış, ışık taşımış, insanlara başka bir dünyanın mümkün olduğunu göstermiş. Bazı insanlar vardır, gittikleri yere huzur götürür; bazıları ise orayı baştan sona değiştirir. Rahmetli Mustafa Güzelgöz de gittiği yere aydınlık götüren, kurak toprağa çiçek diken insanlardan biriymiş. Böyle insanların hikayeleri unutulmamalı, anlatılmalı, okunmalı. Rahmet ve minnetle… Sağlıcakla kalın.
Roman-Edebiyat
Eşekli KütüphaneciFakir Baykurt · Literatür Yayınları · 201018,3bin okunma
Ferman Padişahınsa, Dağlar Kimin?
Puan vermedi·272 syf.·
2026 12. kitabı
Tarih ve politik açıdan beni devletin varlığını sorgulatan bir eser oldu. Tarih hakkında bilgi verirken aslında bugün hayatımızın her alanına sızan, ölçmeye ve kontrol etmeye çalışan bir sistemi görüyoruz. Öyle ki yastık altında ne kadar mücevherimiz (8 ton), ne kadar paramız olduğunu bile tahmin etmeye çalışan bir “kontrol manyağı” düzen geliyor. Düşünün sizin yatak odanızdaki paranızı sayacak kadar manyak bir sistem Eser, tarım devrimini kutsallaştırmıyor. Bu noktada insan ister istemez soruyor: Medeniyet gerçekten ne demek? Sadece büyümek, çoğalmak ve kontrol edebilmek mi? Yoksa özgürlükten vazgeçmenin başka bir adı mı? Osmanlı, konar-göçer Türk boylarıyla çok ciddi mücadele etmiştir. Bu durum kültürümüze de yansımış; anonim türkülerimizde, şiirlerimizde izlerini görürüz. Kimin düzeni, kimin refahı? Bir direniş türküsü: Kalktı göç eyledi Avşar elleri, Ağır ağır giden eller bizimdir. Hakkımızda devlet etmiş fermanı, Ferman padişahın, dağlar bizimdir. Dadaloğlu’na ait olduğu iddia edilen şu dörtlük de aynı ruhu taşır: Şalvarı şaltak Osmanlı Eğeri kaltak Osmanlı Eken de yok biçen de yok Yemede ortak Osmanlı Osmanlı’nın konar-göçer toplulukları yerleşik hayata geçirme çabası, Scott’ın tezini tarihsel olarak doğrular nitelikte. Çünkü göçer topluluklar devletin vergi ve nüfus kontrolü mekanizmalarının dışında kalırken, yerleşik nüfus kolaylıkla kayıt altına alınabilir hale gelir. Belki de yıllarca övündüğümüz Çin Seddi bile sadece dışarıdan gelen akınlara karşı mıydı, yoksa içerideki nüfusu kontrol etmenin bir aracı mıydı? James C. Scott tarıma geçişi daha çok bir zorunluluk ve kontrol mekanizması olarak görürken, Jared Diamond bunu insanlığın gelişimini mümkün kılan bir adım olarak değerlendirir. Yuval Noah Harari ise arada bir yerde durur; tarımı bir “aldatmaca” olarak görse
Tarih-Araştırma
Tahıla KarşıJames C. Scott · Koç Üniversitesi Yayınları · 2019356 okunma
Reklam