John Man

John Man

Yazar
6.8/10
82 Kişi
·
250
Okunma
·
11
Beğeni
·
1728
Gösterim
Adı:
John Man
Unvan:
İngiliz Tarihçi ve Gezi Yazarı
Doğum:
İngiltere, 15 Mayıs 1941
John Anthony Garnet Man (15 Mayıs 1941 doğumlu), İngiliz tarihçi ve seyahat yazarıdır. Özel ilgi alanları Çin, Moğolistan ve yazılı iletişim tarihidir. Tarihi anlatıyı kişisel deneyimle birleştirmede özel bir zevk alır.
"Bir savaş narası atarak saldırdım. Tam saldıracakken muhafızım Togenda Sukemutsu dedi ki: 'Daha çok adamımız gelecek. Takviyeyi bekle, tanıklar edin ve ondan sonra saldır!'
Onu şöyle yanıtladım" 'Yayın ve okun gideceği yön kazanacağımız saygınlıktır. Hücum!'
John Man
Sayfa 247 - Yakamoz Yayınları
"Basit, samimi göçebe kökenlerini göstermek için tahta bir tabak ve tahta bir kupa kullanan Attila hariç herkese gümüş tabaklarda çeşit çeşit yemekler gelmişti."
Onu üç tabuta yerleştirin. İlk tabut altından olmalı ki güneş gibi parlasın; çünkü o Hunların güneşiydi. İkinci tabut tıpkı bir kuyruklu yıldızın kuyruğu gibi gümüşten olmalı, çünkü o dünyanın kuyruklu yıldızıydı. Üçüncü tabut ise demirden olmalı ; çünkü o bir çelik gibi güçlüydü.
John Man
Sayfa 320 - Yakamoz Yayınları
Belki de paralel evrenlerin birinde İngiltere, Anglo-Saxonların değil de Hunların eline geçmişti ve Chaucerler, Shakespeareler eserlerini Hunca yazmışlardı. Ayrıca hepimiz Hristiyan tanrısına ibadet etmeyi bırakıp Şamanik Mavi Cennete tapıyorduk.
Gerçek ise, hiç kimsenin gerçeği bilmediği; fakat cehaletini kabullenmeye de yanaşmadığıydı.
John Man
Sayfa 30 - Yakamoz Yayınları
"Başarılarınız,zaferleriniz ne kadar büyük olursa düşmanlarınız yolunuza o kadar muhalefetle,acı ve kırıcı olaylarla çıkacaklardır."
John Man
Yakamoz&John Man
352 syf.
·3 günde·4/10
John man'in okuduğum ikinci kitabı.Kubilay Han döneminde Moğollar anlatılıyor.Para basımı.Sahte para basımı yapanlara verilen ölüm cezaları ve ceza sistemleri.Yüzlerce gemiyle Japon kıyılarına ulaşıp,Japonlarla yapılan savaşı geniş bir şekilde anlatmış.Tarih meraklıları okuyabilir.
408 syf.
·18 günde·Beğendi·8/10
Öncelikle yazarı begendim cengiz han i günümüzde adım adım takip ederek moğolistan bozkirlarinda çektiği cefayi takdir etmek gerek ..kitap hem tarih hemde gezi kitabı olarak başarılı anlatım samimi ve insanı yormadan geçmiş ve bu gün arasında bir köprüde yürütüyor. Bu gün bile han a olan saygısını ve sevgisini kaybetmeyen bir ulus moğollar .savaşları ,zaferleri kendine has göçebe hayatları sizde oradaymissiniz gibi hissettiren bir anlatım ..severek okudum biraz şahsi olacak ama bendeki cengiz han aşkı dahada ilerledi :) hatta geçen gece evde "toparlanin moğolistan a yerleşiyoruz "dedim "
John man in diğer kitaplarinida okumak dilegiyle sevgiyle kalın...
412 syf.
·8 günde·Beğendi·8/10
Hanlar hanı, büyük komutan, görebildiği duyabildiği bütün dinleri kucaklamış bir lider.


Morris Rossabi:

(XIX. yüzyılın başlarından itibaren, gerek Batılı akademik çevrelerde gerekse Türkiye’de, Moğollar ile alâkalı bir önyargının mevcudiyeti tarih ilmi ile uğraşan herkesin malûmudur. Hiç kuşku yok ki, kadimden süregelen bu marazî algının temel dayanağı Moğolların istila ettikleri bölgelerde uygulamış oldukları zulümler idi. Bütün bunlara muhtelif lisanlarda telif edilen ortaçağ kaynaklarındaki mübalağa yüklü anlatılar ve vahşet sahneleri de eklenince Moğolların insanlık tarihine yaptıkları katkılar doğal olarak görmezden gelindi. Fakat Boris Yakovleviç Vladimirtsov (1884-1931) ve Georgiy Vladimiroviç Vernadskiy (1887-1973) gibi büyük tarihçiler sayesinde, Moğolların hüküm sürdükleri topraklarda askeri teşkilattan yönetim tarzına ve ticaretten sanata varıncaya kadar pek çok sahada mühim gelişmeleri tetikledikleri anlaşıldı. Avrupa ile Uzakdoğu arasında bir köprü vazifesi gören Moğollar, Pax Mongolica’yı tesis etmek suretiyle Avrasya’yı cazibe merkezi
haline getirdiler. )

Kubilay Çin’deki Yuan imparatorluğunu kurmuş ve ilk imparatoru olmuştur. Sahra çölü gibi bir bölgeye öyle bir kent kurmuştu ki avlanmak için bir orman, su ihtiyaçları için de bir yapay göl. Ayrıca Japonya saldırısında ne kadar da başarısız olursa olsun öyle büyük bir deniz kuvvetleri oluşturdu ki, bu güç Normandiya çıkarmasına kadar görülmemiş bir kuvvetti.


Kubilay’ın Çin’deki yeni hükümet yapısında üç büyük merkezî büro bulunmaktaydı: Bunlar, sivil halkla ilgili tüm konularla uğraşan kâtiplik dairesi, askerî konularla ilgilenen has meclis, ülkenin dört bir tarafında hükümet yöneticilerini denetleyip rapor veren denetim kurulu idi. Sarayın aldığı önemli kararları uygulamak için tüm devlet dairelerinin bütün eyâletlerde temsilcileri mevcuttu. Çiftçilere arazilerine geri dönmek konusunda yardımcı olmak için tarım destekleme bürosu bile kurmuştu.

Yönetilen bütün ülkeler üzerinde ve tüm devlet işlerinde yetkili on iki kişilik bir kurul bulunurdu. Bu kurul Ahmed adında Büyük Kağan’a kurulun diğer üyelerinden daha çok sözü geçen bir Müslüman vardı. Diğer vezirler ise Hıtaylı yani Kuzey Çinli idiler. Ahmet, istediği kişileri ülkelere yönetici olarak atayabilir, resmi görevlere adamlarını getirebilirdi (Mîrhand, 1339 hş., s. 206; Marco Polo, 2015, s. 85-86; D’ohsson, 2006, s. 242). Çin’de Müslüman kökenli devlet adamlarının bu dönemde etkin bir şekilde devlet yönetiminde yer aldığı anlaşılmaktadır.

Netflix de bulunan dizi Marco Polo’yu de izleyebilirsiniz. Hem görsel hem de dönem açısından güzel bir yapım olmuş.
Kubilay Han’ı anlatmaya sanırım hiçbir inceleme yeterli olmayacaktır.
Tarih sevenler için güzel bir şölen. Keşke yazar biraz daha az tekrar kullansaydı daha iyi olabirdi.
Sevgilerle...
352 syf.
·2 günde·Beğendi·7/10
Bir İngiliz araştırmacısının Doğu üzerinde özellikle de bir Türk üzerinde araştırmalar yapması ve tarihi gerçekleri aktarması gerçekten bana inanılmaz gelmişti. Bu yüzden yabancı birisi yazdığı için her millet gibi biz Türk Milleti olarak bu yazıları bölüm bölüm incelemek mecburiyetindeyiz.
Kitabımız İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış bölümlerinden oluşuyor.
İlkbahar bölümünde Dişi Aslan ve Yavruları yani Türk Kültürü üzerinde Kadın’ın yeri nedir, Kadın denildiğinde akla ne geliyordu gibi soruların cevapları verilmiş. Yani şuan söylendiği gibi gırgır maksadıyla konuşmazsak At, Silah, Avrat sözündeki ‘Avrat’ kavramı ve bunun önemi incelenmiş, bunun yanında diğer toplumların durumları göz önüne alınmıştı. 2. Bölüm olarak Terör konusu işlenmiş ki burada Haşhaşiler, Hasan Sabah, Moğollar, Abbasi dönemi sorunları işlenmiş, özellikle Alamut Kalesi ve bu konu üzerinde fazlaca durulmuştu. 3. Bölüm Yunnan’ın Fethi ile devam etmekte ve burada Kubilay’ın ilk seferinden günümüze aynı bölgenin hareketine kadar bir inceleme yapılmakta. Ben yazarın kalemini ve anlattıklarını beğendim açıkçası. Bir yabancı yazardan da böylesini beklemediğim için şaşkınlıkla okudum bu sayfaları. Tabi bir din ve yerleşim üzerinden gidiş de bu bölümler arasında mevcut. Yavaş yavaş bir savaş hazırlığı da gözlemleniyor ki zaten sırayla gittiğinden buna da geliyor.
Yaz bölümünde ise Yeni Bir Başkent kısmıyla başlıyoruz. Burası önceki bölümün devamı yani bir başkent yapılacak. Bu başkent hem Çin sınırına hem de Türk sınırına yakın olacak derken başlangıç buna göre yapılıyor. Güzel bir sıralama ile anlatıldığını düşünüyorum. Bu bölümde bir de Tezek Bombası mevcut en kibar haliyle ve tabi bu bombanın yapılmasını yazan bir yazar ve yayınlayan bir yayınevi neden var anlamış değilim. Adam ciddi ciddi nasıl yapıldığını en ince ayrıntısına kadar yazmış yahu. Bu garibe giden noktalardan biriydi. Yaz bölümünün sonu ise oldukça ilgi çekici çünkü Song denilen Hanedan mı yoksa bir insan mı olduğunu tam anlayamadığım ama araştırma listeme eklediğim bir yapı var. Bu yapıdan kalan insanlar –yani sivilleri kast ediyorum- askerler gibi onurlu bir ölüm olsun diye intihar ediyor. Tabi yavaş yavaş yazarın bir Türk’ü araştırırken Çin kaynaklarından yararlanmasını da ben taraflılık olarak görmüyorum açıkçası çünkü böyle durumlarda Çin kaynakları ne kadar abartılsa da en doğru kaynaklar olarak Türk kültürü açısından değil Doğu kültürü açısından önem arz etmektedirler.
Sonbahar bölümünde ilk kez dikkatimi çeken bir şey oluyor. Moğol ve Çin savaşları işte genel itibariyle Türk Soyu ve Çin Soyu arasında oluşan tarihi rekabete odaklanmışken bir de bakıyoruz ki araya Japonlar giriyor ve ilk savaşı kazanıyorlar. Tabi Kubilay Han bu yenilgiyi kötü hava şartlarına bağlasa da benim dikkatimi çeken bunca zamandır okuduğum Türk Tarihi ile alakalı ilk kez Japon Milletine değinilmesi oldu. Son olarak bir de Kubilay’ın devlet ceza sisteminde yaptıkları var. Burdaki şartlar açıkçası şaşırtıcı gelmişti bana.
Kış bölümü ise kitabımızın son bölümü olup, Kubilay artık yaşlanmaya yüz tutmuş (65) bir Han olarak karşımıza çıkıyor. Burada ise dikkat çekici nokta Doğu ve Batının tanışması ve etkileşimi oluyordu. Avrupa’nın, Asya’dan haberi olmaması gibi durumlar tartışılıyordu. Konu itibariyle bunlar da güzel şeylerdi tabi ama benim için yetersiz bilgiler. Yani küçümsemiyorum ama biraz da Türk tarafına sorsaydın diyesim geliyor. Yazarın 325 sayfanın ilk satırında İki Telli Enstrüman diye bahsettiği şeyi o kadar Gezi programı sonrası bir Türk’e sormasını; Altaylarda Topşur, Kazaklarda Dombıra, Türkmenlerde ve Özbek ile Uygurlarda Dutar kullanıldığını ve bunlardan hangisi olabileceğini açıklamasını isterdim açıkçası. Bu kadar büyük araştırmaların yanında bunları öğrenmesi çok mu zor olurdu acaba ?
Aslında eleştireceğim bazı noktalar daha vardı da bir kısmını yazmadığım gibi bir kısmını da –çoğunlukta olan kısım bu- UNUTTUM. Ciddi ciddi unuttum yani ama dürüst olmak gerekirse en azından Çin kaynaklarından öğrendiğini bir Türk kaynağından ya da bilgininden ya da az da olsa tarihinden karşılaştırsa fena olmazdı bence. Yani sonuçta Polo denilen kaşif buralara geliyor ve onu 4 kaynaktan sorgularken bir Türk hakkında kitap yazıyorsun ama bir Türk’e bile danışmıyorsun. Ciddi ciddi yazara kızdığım noktalar bunlardı ama kalemi de çok başarılı. Gelecekte (birkaç gün sonra demek bu benim dilimde) belki Cengiz Han ve Attila kitaplarını da alıp okuyabilirim, şimdilik iyi günler ve keyifli okumalar dilerim herkese..
408 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Spoiler Olabilir …
Öncelikle ‘Kökler’ bölümünden başlıyoruz. Yazarımız burada araştırma yaptığı coğrafyayı araştırıyor, baya içerliyor aynı zamanda da. Tezek falan taşıtmışlar buna. Bu bölümde Okçuluk da değinilen noktalardan ve burada Osmanlı Paşa ve Padişahları bile konu edinilmiş. Yazarın bu şekilde bayağı gerilerden gelmesi ve olayları birbirine bağlaması yavaş yavaş hoşuma gitmeye başladı. Tabi bu bölümü sonunda bir de Cengiz Han için bir giriş var Timuçin olarak bahsedilmesi, aynı zaman da bu bir toplanma sürecini açıklarken gelişen olayları konu ediniyor ve ‘İmparatorluk’ adlı diğer bölüme geçiyor.
‘İmparatorluk’ bölümünde ise, sayfa 134-135 arasında Cengiz Han’ın Moğol mu yoksa Çinli mi olduğu sorularına cevaplar sizi oldukça şaşırtırken; Cengiz’in, Tangut saldırısı ve ilk uluslararası imzaladığı Antlaşma konu ediniliyor. Bununla beraber Kuzey Doğu Çin’in efendisi olunması ve Çin halkının yaşadıkları da içimi yaktı desem yeridir. Hani böyle aç kalmalar, birbirlerinin ölüsünü yemeler ve Cengiz’e teslim olmalar. Tamam, insan tarihi düşmanımız falan diyor ama ne bileyim gene de bir üzüntü oluşuyor içinde. İşlenen konulardan biri de İslamiyet. (Ne Hristiyan veya Reenkarnasyona inanlara ne deniyor bilmiyorum ama ya da hangi dinden olursa olsun) Yazarımızın İslamiyet için yaptığı araştırmalar gerçekten bende saygınlık uyandırdı. Peki hepsi bu kadar mı ? Hayır. Çok sağlam bir Bulgar bozgunu yiyor Cengiz Han. Gerçekten çok canı yanıyor desek yeridir. İlginç olarak da tutulan notlar ışığında tarihin 23 Mayıs 1221 gününde yaşanan güneş tutulması var ki bu sonradan anlaşılıyor. Yani genel anlamda güzel bir araştırma söz konusu.
3. Kısım ‘Ölüm’ adı altında işleniyor. Bu kısımda dikkatini en başta çekmek istediğim bir nokta var. Yazarımız gelişen Çin ekonomisinin bu topraklar üzerinde yaptığı zararları, daha açık bir deyişle Türk İli ve Kültürünün yok olmasını getireceğini açıklarken aklıma bir durum takıldı. Bir İngiliz yani bir Batılı, Doğu için araştırmalar yapıyor, Türk Kültürü incelemesi yapıyor, her durumunu yazabildiği nispette bizlere aktarıyor ve Türk Yurdunun korunması gerektiğinden bahsediyor, bir Türk Milleti olarak oradaki kan kardeşlerimizi hatırlamıyoruz bile. Mert olmak gerekirse buna bende dahilim, hatta belki de hepimiz. Peki ama bir İngiliz (ki sürekli yazıyorum kusura bakmayın, bir Batılı, Doğu için sadece araştırma amaçlı gelmiş, sömürü yapmamı, insan hayret ediyor) bu durumları yazarken biz neden devlet olarak bir şey yapmıyoruz diye düşünmeden edemiyorum. Gerçi devletimiz az biraz yakın dönemde onları da düşünmeye başladı ama hayırlısı olsun. Devlet demişken, Allah devletimizi, milletimizi zararlardan korusun diyelim.
Cengiz Han ile özdeşleşen Ölümsüz Cennet Liderliği ve bununla ilgili on kural çok dikkatimi çektiği için sizlerle bunu da paylaşmak istedim.
*Sadakati Ödüllendir
*Yalın Ol
*Öz Denetim Uygula
*Yetenekli Kişileri Bul ve Kullan
*Düşmanlarını, Vicdan Azabı Duymadan Öldür
*Zulüm Edenlere Karşı Çık
*Yeni İdare Yöntemlerine Açık Ol ve Uyum Sağla
*İlahi Desteğin Arkanda Olduğunu Bil
*Yandaşların ve Ardıllarının İnançlı Olmalarını Sağla
*İnanç Özgürlüğüne Saygı Göster
Son bölümümüz ise Yeniden Diriliş ismiyle verilmiş. Cengiz Han ve hatta Moğol dönemi sonrası için böyle bir başlıkta da neyin bahsi geçiyor az çok anlamak mümkün.
Sonsöz olarak da şunu söyleyeceğim. Yakın zamanda Kubilay Han kitabını okumuştum ve Cengiz Han ile Attila için alabilirim demiştim. Öyle de oldu. Yazarın dilini beğendiğim gibi bu sürekliliği de devam ettirmeyi düşünüyorum. Eh film izlerken saçma sapan reklamlarla boş filmler için ekran başına diyorlar, biz de Bilgi İçin, Kitap Başına diyelim. İyi günler, keyifli okumalar dilerim..
288 syf.
İslam konusunda çok bilgili ve aynı zamanda eserini geçmiş tarihe hapsetmemiş yakın tarihlerden örneklendirmiş Saddam Hüseyin ve Selhaddin eyyubi'nin Tikrit doğumlu olmalarını bağdaşlaştıracak kadar cesaretli tarih kitabı nasıl yazılır konusunda ders niteliğinde kitap harika
330 syf.
·2 günde·7/10
Tarihi kitapları sevenlere tavsiye ederim.Kitap 4.yy ve 5.yy başlarını anlatıyor. Vizigotlarla Romalıların karşı karşıya geldiği dönemlerde bir Hun İmparatorluğu ortaya çıkar.Atilla 20 yıl boyunca Hun İmparatorluğuna yön vermiştir.Göçebe hayatı yaşayan Hunlular daha çocuk yaşlarda at üstünde ok atmaya çalışırlar ve bu yetenekleri onları savaşlarda üstün kılar. Öyle ki at üstünde yiyor at üstünde uyuyabiliyorlardı. Roma'ya da çok saldırı ve kuşatma yapmışlardı.Oklar ve yapımı uzun zaman alan kuvvetli yaylar hakkında da bilgiler verilmiş.
288 syf.
·Beğendi·6/10
Selahattin Eyyubi –John Man- Ramazan Şeşen – Cüneyt Kanat
Kitap Notları

10. yüzyılda dünyadaki büyük merkezlerin başında Bağdat gelmektedir. Şehir Eski Hindistan’dan İspanya’ya kadar dünyanın bütün önemli merkezlerinden tüccarları, sanatçıları ve bilim adamlarını çekiyordu. Nüfusunun 1.2 milyona yaklaştığı kabul edilir. Bu, dönemin İstanbul nüfusuna denktir. Londra’da 18. yüzyılda nüfus Bağdat kadardı. Dünyanın en önemli sanat, ticaret merkezi olmuştu.
1. Haçlı seferini başlatan papa 1. Urban, Kudüs’ün kâfirlerin elinden kurtarılması için yapılacak sefere katılanların bütün günahlarından arınacağını söyledi. Onlara göre de Müslümanlar kâfirdi. Oysa İncil’de böyle bir ifade yoktu. İlk haçlı ordusu da bütün diğerleri gibi Avrupa kıtasının en niteliksiz kesiminden insanlardan oluşuyordu. Bu büyük insan sürüsü 1098 yılının kış ortasında kıtlık yaşadı. O kadar büyük bir açlık yaşandı ki haçlılar, Caenli Ralph’in anlatımına göre önce atlarını yediler. Daha sonra kâfir olarak kabul ettikleri ve yakalayabildikleri Arapları, Türkleri kazanlarda pişirdiler. Çocukları şişe takıp kızarttılar. Tarihçi Ralph, Türkleri, Arapları ve köpekleri yediler diye ekliyor. Bu konuda birden çok kaynak aynı bilgileri veriyor. Haçlıların İnsan eti yedikleriyle ilgili pek çok kaynak vardır. Anna Komenna’nın günlüğü ve Pierre l’ermite bu kaynaklar arasında en çok bilinen ikisidir. Bunların dışında Rudolphus Cadomensis ve Fulcherius Carnotensis de aynı bilgileri verir.
Bu sürü, Kudüs’e vardığında da tarihte eşine az rastlanır bir katliam yaptı. Hıristiyan, Musevi ve Müslüman ayrımı yapmadan herkesi katlettiler. Sokaklar vahşice öldürülmüş insan, at ve köpek parçalarıyla doldu. Kudüs 88 yıl boyunca bu topluluğun yönetiminde kaldı. Şehri geri alacak olan Selahaddin henüz bir subaydı. Tarihçiler onun asla lükse düşkün olmadığını, saraylarda değil surların dışında kurduğu çadırda kaldığını, askerleriyle aynı yemeği yediğini söylerler.
Bu dönemde haberleşme neredeyse tamamen güvercinlerle yapılıyordu. Posta güvercini yetiştiriciliği ayrı bir işkoluydu. 1600 kilo metrelik uzaklıklarda bile güvercinler kullanılıyordu.
Selahaddin’in ağbisinin adı Turanşah’tır. Oğullarının adları Şehinşah, Turanşah, Börü, Tuğtekin’dir. Hayatı boyunca çok güvendiği akrabalarını yanında tutan Selahaddin’in en bilinen generali Gökbörü’ydü. Hayatı boyunca gerçek anlamda bir beyefendiydi. Son noktaya kadar savaşmaktan kaçınırdı. Düşmanlarına karşı bile son derece nazik davranırdı. Rennald de Chatillion dışında çok az kimseye öfke gösterdiği söylenir. Reynald hiçbir kurala uymayan ahlaksız, hırslı ve tehlikeli bir komutandı. Yalancı ve ikiyüzlüydü. Bu tanımları Avrupalı tarihçiler yapmıştır.
Bu dönemin savaşlarının en yıkıcı silahı Mancınıklardı. Selahaddin, Haçlılarla savaşlarlarda neftten yaptırdığı el bombalarını da kullandı. Bunlardan başka lağımcılardan oluşan özel birlikleri vardı. Barış antlaşmalarında mancınıklar, barışın güvenliğini sağlamak için yakılırdı. Dönemin savaşları genelde kale savaşlarıydı.
88 yıllık aradan sonra Selahaddin Kudüs’ü geri aldığında Haçlıların yaptığının tersine barış getirdi. Şehir halkını katletmedi. Yakıp yıkmadı ve bütün dinlere eşit özgürlükler tanıdı.
Bağdat’taki halife ise Selahaddin’in güçlenmesinden hep çok korktu. Elinde olan gücü büyük komutanla paylaşsaydı haçlılar sorunu çok daha az zamanda çözülebilirdi. Halife, Selahaddin’e yazdığı bir mektupta onu, Türkmenler gibi güvenilmez unsurlarla içli dışlı olduğu için eleştiriyordu. Oysa Haçlılar Avrupa’dan sürekli büyük yardımlar aldılar. Papa ise her fırsatta Avrupalı Hıristiyanları haçlı seferlerine katılmaları için teşvik ediyor, silah ve insan desteği sağlıyordu. Büyük komutan almayı umduğu yardımı alsaydı İslam dünyasını tek devlet çatısı altında birleştirme hayalini kuruyordu.
Tarih sahnesine henüz Hülagü çıkmamıştı. Onun doğmasına yüz yıldan biraz fazla zaman vardı. Ancak Bağdat’taki rahatlığa fazlasıyla alışmış olan Abbasi Halifesi bu rahatlığın etkisiyle alçakgönüllü olma özelliğini yitirmişti. Yitirdiği bu özelliği onun hayatına mal olacaktı.
Selahaddin, çok büyük zaferlerden sonra bile hiçbir zaman kibirli olmadı. Yaşadığı ve mücadele ettiği coğrafya, şimdi olduğu gibi o zaman da çok tehlikeliydi. Fatımilerin şii; Abbasilerin Sünni halifesi vardı. Abbasi devleti çok büyük entrikaların olduğu bir alandı. 15 Fatımi halifesinin on dördü suikast ile öldürülmüştü. Haçlıların en önemli askeri gücü; Hospitalier ve Templier şövalyeleri idi. Selahattin yalnızca bu iki guruba karşı acımasız davranmıştır. Avrupa’dan İngiliz ve Almanlar Haçlı ordusuna büyük sayılarla katıldılar.
Onun en farklı özelliği düşmanlarını bile küçük düşürmemesiydi. Küçük düşürmediğin düşman, sonsuza kadar senin düşmanın olarak kalamaz sözü ona aittir. Yaşamının her bölümünde alçakgönüllüydü. Öldüğünde üzerine kayıtlı hiçbir mal varlığı yoktu. Özel hazinesinde para biriktirmezdi. Parasını askerlere, muhtaçlara ve sanatçılara harcardı. Yaptığı bütün yazışmalarda “Zıllulahi fil alem” ifadesinin yerine “Allah’ın mütevazi bir kulu” imzasını atıyordu.
Ancak Ortadoğu’yu Haçlılardan temizleyemedi. Bu işi yapmak Memlük sulatanı Baybars’a kalacaktı. Tıpkı İzmir’i Türklere hediye eden Timur gibi. Tarihimizde Selahattin, Baybars, Hülagü ve Timur pek çok yönden birbirlerine benzerler. Askerleriyle aynı öğünü yiyen ve askerlerinin karnı doymadan Mustafa Kemal Atatürk’ü de bu yönüyle unutmamak gerekir.
408 syf.
·13 günde·7/10
Cengiz Han'ın doğduğu yerden başlayarak, atalarını, çocukluğunu, gençliğini, devletini nasıl imparatorlaştırdığını anlatan kapsamlı bir kitap. John Man'ın gezerken anlattığı yerler, orda eski yaşayanlardan Cengiz Han'ın mezarını öğrenmek istemesi, The Secret History'den örnekler vermesi gayet iyi anlatılıyor ve okuyucuyu merak ettiriyor.
400 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
İlk bölümümüz ‘Tehdit’ kısmında Hunlar ve Attila öncesi Batı ve Bizans durumu ele alınıyor. Yaşayışları ve Hun Türklerini nasıl gördüklerine değiniliyor. Hatta bununla ilgili yazarımız Ammianus’tan alıntı yaparak; ‘Uzak diyarların birinden çıkıp, yolunun üzerindeki her şeyi yüksek dağlardan kopup gelen bir kasırga gibi kökünden söken hiç bilinmeyen bir ırk’ olarak tanımlamış. Tabi Hun insanları Avrupa tarafından nasıl görülüyordu derseniz bunun karşılığı olarak yazarımız tam sayfa 67de buna cevap veriyor. “Bunların hemen hemen hepsi tam bir saçmalık”
* Ammianus kimdir diye merak edenlere hemen kısaca ekleyelim. Kendisi Romalı bir tarihçi olup İmparator Iulianus ile birlikte Pers seferine katılmıştır. 31 kitaplık bir Roma tarihini de yazabilmek o dönemde çok büyük başarıdır bana göre.
Kitap, İlk Hun İmparatoru olarak Balamer veya Balamur ismini vermiş, benim bildiğim bu isim Teoman olmalı; en iyi dönemini de Şanyu (Chan-Yü) yani Motun (Mete) döneminde yaşamışlardır. Ancak benim anlamadığım nokta bu 2 tezatlık nasıl olabilirdi ? Tabi bir de bizim bildiğimiz şekilde Balamir olarak geçen efsane adamımız var ki döneminin 10 tümenlik askeri (100000 asker galiba) sahipti ama bu kişi de yani BALAMİR, Mete’nin 15. göbekten torunu olarak kayıtlarda geçer. Bu kısım bayağı kafamı karıştırsa da ne yapalım yazılı tarihimiz fazla olmayınca eldeki tüm bilgileri karşılaştırmamız gerekiyor.
Diğer bölümümüz ‘Rakipler’ ise, Uldız (Uldin) dönemiyle başlayan bir kısım. Burada bilmemiz gereken Hunlardan günümüze yazı vs gelmediği için tamamen yabancı kaynaklar ve ilk Hunlarla karşılaşanların tuttuğu notlardan günümüze kalanlarının değerlendirilmesiyle yazılanlar olduğu. Tabi burada dış ilişkiler olsun, Doğu Roma’nın, Batı Roma ile anlaşılarak baskı altında tutulması olsun bilindik olaylar mevcut. Tabi asıl hikayemiz hepimizin bildiği üzere Uldız dönemi sonrası Rua’nın başa geçmesi (ki kendisi Attila’nın amcası olur) ve onun ölümüyle de Hun İmparatorluğunun başına Attila ve Bleda yani iki kardeşin geçmesiyle başlıyor. Peki kitabımız bize bunu ne kadar aktarabiliyor ?
Kitabımızda geçen kişilerden birisi de Priscus. Bilindik adıyla Priskos. Yazarımız bu kişi olmasaydı Attila da olmazdı ve unutulup giderdi diyerek oldukça cesur bir yaklaşımda bulunsa da kendisine bende katılıyorum. 8 ciltlik Bizans Tarihi eserini veren bu adam, yazılarında Hun için tarafsız bir yorumda bulunduğundan, bunu da gelecek zamanda okuyacağım kitaplar listesine ekleyeceğim tabi ama inşallah bu eserleri bulabilirim.
Kitabımızın son bölümü de ‘Ölüm ve Değişim’ ki bu bölümde de, üzerinde durulacak konu Attila Neden Öldü sorusu üzerine. Ölümüyle ilgili eldeki kayıtlar ve bunlara göre ne olabileceği sorunun cevapları verilmeye çalışılmış. Tabi bunu siz veya biz de bilgimiz neticesinde söyleyebiliriz, yazarımız da kendi bilgisi nispetinde bunu söyleme gereği duymuş ki iyi yapmış. Anlatımının gayet güzel olduğunu tekrar tekrar söylememe gerek yok. İlk zaman ki içimdeki şüpheler yavaş yavaş silinmeye başladı zaten yazara karşı.
İncelemeyi kısa tutacağıma dair sözüm olduğu için burada noktalıyorum. Faydalı bir kitap. Tarih severler için akıcı bir anlatımla –Tarihten sıkılanlar için- güzel örneklerle süslendiğini düşünüyor, iyi günler ve keyifli okumalar diliyorum..

Yazarın biyografisi

Adı:
John Man
Unvan:
İngiliz Tarihçi ve Gezi Yazarı
Doğum:
İngiltere, 15 Mayıs 1941
John Anthony Garnet Man (15 Mayıs 1941 doğumlu), İngiliz tarihçi ve seyahat yazarıdır. Özel ilgi alanları Çin, Moğolistan ve yazılı iletişim tarihidir. Tarihi anlatıyı kişisel deneyimle birleştirmede özel bir zevk alır.

Yazar istatistikleri

  • 11 okur beğendi.
  • 250 okur okudu.
  • 7 okur okuyor.
  • 155 okur okuyacak.
  • 15 okur yarım bıraktı.