Mara ile Dan’i bitirdiğimde aklımda kalan şey büyük bir olay örgüsü ya da çarpıcı bir final olmadı. Daha çok şu his kaldı:
“Zaten biz bunun içindeyiz.”
Bu kitap, distopik anlatıyı yüksek sesli bir felaket kurgusuyla değil; sakin, ölçülü ve bilinçli bir dil üzerinden kuran bir eser. Yazarın tercih ettiği üslup, okuru sarsmaktan çok yavaş yavaş içine çeken bir etkiye sahip. Bu yönüyle kitap, okuma sürecinde hızdan ziyade derinlik talep ediyor; ancak bu derinlik ağır ya da zorlayıcı bir anlatımdan değil, akıcılığı bozmayan bir sadelikten besleniyor dili gösterişten uzak. Uzun betimlemeler, büyük metaforlar ya da dramatik patlamalar yok. Cümleler kısa, yer yer duru ve bilinçli bir şekilde sade. Okurken sık sık durup “burada bir şey var” dediğim ama bunu yüksek sesle bağırmadan yapan bir anlatım bu. Metin akıyor ama seni koşturmuyor; yanında yürütüyor. Sanki biri karşına oturmuş, sesini yükseltmeden ama net bir biçimde bir şey anlatıyormuş gibi.Mara ve Dan karakterleri de bu dilin bir uzantısı gibi. Ne sistemi yıkmaya ant içmiş kahramanlar ne de tamamen edilgen figürler. Daha çok bizim gibi: düşünen ama çoğu zaman harekete geçmeyen, fark eden ama alışan insanlar. Bu da karakterlerle arana mesafe koymanı zorlaştırıyor. Onlara dışarıdan bakmıyorsun; ister istemez kendini yanlarında buluyorsun.
*Sosyolojik açıdan bakıldığında Mara ile Dan, klasik distopyalardaki gibi baskıcı bir rejimi işaret etmekten çok, bireyin sistemle kurduğu gönüllü uyumu görünür kılıyor. Burada baskı dışarıdan gelmiyor. Kimse zorlanmıyor, kimse açıkça susturulmuyor. İnsanlar zaten uyum sağlamış, zaten vazgeçmiş durumda. Belki de en tehlikeli düzen tam olarak budur: Sorgulamaya gerek bırakmayan, itirazı gereksiz kılan düzen.Kitap bana şunu düşündürdü:
Biz özgür olmadığımız için mi susuyoruz, yoksa