Selamlar!
Bugünün kitabı benim için ocak ayının en iyilerinden biri olan Türkü Söylüyor Otlar. T. S. Eliot’un Çorak Ülke’sinin “Gök Gürültüsünün Dedikleri” bölümünden esinlenmiş yazar kitabın ismi için. Avignon Beşlisi, Mansfield’in Koyda’sı, Marquez’in Şer Saati gibi dupduru bir Seçkin Selvi çevirisi idi.
1950 yılında yayımlanan roman, 1940’larda Güney Afrika’nın Rodezya’sında geçiyor. Şimdilerin Zimbabwe’si burası aslında. Beyaz bir kadın olan Mary, küçük yaşta yatılı okula gönderilir ve on altısında oradan ayrılır. Sekreterlik yapmaya başlar, iyi de para kazanır. Ancak ev tutmaktansa bir kız yurdunda yaşamayı seçer. Erkeklerden uzak kalmayı tercih etse de arkadaş konusunda şanslıdır, etrafı hiç boş kalmaz Mary’nin. Ancak bir gün duyduğu cümle yüzünden hayatını sorgular ve aniden evlenmeye karar verir. Dick Turner adında, kısmen başarısız ve beceriksiz beyaz bir çiftçi ile tanışır. Ani verilen evlilik kararı birbirlerine olan mesafenin nedenlerinden biridir. Dick’in çiftliğine yerleşen Mary, uyum sağlamaya çalışsa da her şey gözüne batmaya başlar bir süre sonra. Siyah hizmetçilerini beğenmez, kaldığı yeri kirli bulur, insanlarla arkadaşlık kuramaz ve Dick’in verdiği yanlış kararlar yüzünden yoksulluklarının da artmasıyla büyük bir nefretle baş başa kalır Mary. Ta ki yeni siyahi hizmetçisi Moses (Musa) gelene kadar. Aralarında adeta efendi ve köle ilişkisi yaşanmaya başlar. Modern bir Musa ve Meryem olur onlar.
Lessing, tıpkı Mary ve Dick’in çürümeye başlayan evi gibi ilişkilerinin de çürüdüğünü anlatır sayfalar içinde okura. Sevgisiz bir evliliğin nelere neden olduğunu, alıştığı düzenden kopan bir insanın ne olursa olsun özünü er geç aramaya kalkışacağını gözler önüne serer. Yaşanan yıkımla birlikte siyahlar ve beyazlar arasındaki uçurumu ele alır kitap boyunca
Türkü Söylüyor OtlarDoris Lessing · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2023706 okunma
2007 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Doris Lessing’in kaleme aldığı Beşinci Çocuk ; okurları, kökleri derinlere uzanan evrensel korkularıyla yüzleştirirken annelik, toplumsal normlar, ahlaki seçimler ve aile ilişkileri gibi pek çok zorlu mesele üzerine düşündüren kitabıdır. David ve Harriet çalıştıkları yerin bir patisinde tanışan, aynı bakış açısına sahip iki insan. Birlikteliklerini hızlı bir şekilde evliliğe taşıyıp, tek hedefleri çok çocuklu bir aile olmaktır. Her ikiside gelenekçi, belli normları ve tabuları olan iki insan. Tek hayalleri ulaşmak için hızlıca hareket eden bu ailenin hayatı beşinci çocukları Ben'in hayatlarına katılmasıyla çok farklı bir yöne gitmeye başlar.
Aslında Ben'in farklı bir çocuk olacağı ta anne karnına düştüğü andan belli olur. Ancak Ben'deki bu farklı durum romanda net bir şekilde ifade edilmez, doktorlar net bir teşhis koymaz. Tasvir edilir ancak bir sempton vs adı belirtilmez. Sahip olduğu farklılık fiziksel özelliklerinde aynı zamanda bilişsel ve davranışsal gelişiminde de açıkça bellidir. Ailesindeki herkes Ben'e karşı bu sahip olduğu farklılıktan dolayı uzak durur, dışlanır, sevilmez ve yok sayılır. Bu durum romanda işlenirken aynı zamanda toplumda farklılıklara sahip olan bireylerin çevrelerinde uyandırıkları duygu durumunu ve yaşadığı uyum sorunlarını da gösterir. En başta ailesi tarafından kabul göremeyen bir çocuk üzerinden yazar inanılmaz acı bir portre sunuyor.
Yazar bir aile üzerinden toplumda farklılıklarıyla var olmaya çalışan bireylere bakış açısını, uyum sorununu çok acı ama gerçek bir şekilde ele almış. Babaların daha çekingen olduğu ama annelerin yine her şeye rağmen bir çaba içerisinde olması aslında ailedeki anne ve babanın "kabul edilen(!)" rolünü bir kez daha gözler önüne seriyor. Kabul edilmeyen, dışlanan farklı çocukların
Bu kitabın adını görünce önce hafif göz devirdim. "Gene mi aşk? Bi' değişin artık yahu!" dedim içimden. Sonra ne oldu? 20 sayfa sonra ohh çektim...
Yazar öyle cümleler kurmuş ki… Sanki WhatsApp'tan uzun uzun yazmış, sonra "göndermeden sildim" demiş gibi. İçimizde biriktirdiklerimizi almış, biraz karıştırmış, sonra üstüne hafif bir melankoli serpiştirip servis etmiş.
Karakterler? Tanıdık. Hani "Ben toxic değilim ama kıskanırım" diyen tip var ya, işte o da burada. Ama sevmiyor da diyemem. Çünkü seviyor. Çünkü zaten biz de öyleyiz. Çekiyoruz, seviyoruz, yine çekiyoruz. Hayır yani çekilecek başka bir şey yokmuş gibi.
Kitap ilerledikçe ben de içimden şöyle dedim:
“Demek ki aşk, hep birilerinin 'biraz geç kaldığı' yer.”
Ama güzeldi be.
Bazı cümleler vardı, ekran görüntüsü alasın geliyor. Bazı yerlerde de "Bunu kesin eski sevgilisine yazmış" diyorsun. Sonra dönüp kendine diyorsun: "Bunu da bana yazmış olabilir."
Ne yalan söyleyeyim, Gene Aşk beni bir çırpıda okuttu. Kalbe hafif dokundu, sonra “Ben gidiyorum” deyip gitti. Ama biz kaldık işte. Yine düşünen taraf biziz.
Velhasıl, kitabı tavsiye ederim. Özellikle "Ben artık aşka inanmıyorum" deyip de hâlâ telefon zil sesi olarak hüzünlü müzik kullananlar… Sizi çok sarar bu.
Gene AşkDoris Lessing · İş Bankası Kültür Yayınları · 202596 okunma
Mara ile Dan’i bitirdiğimde aklımda kalan şey büyük bir olay örgüsü ya da çarpıcı bir final olmadı. Daha çok şu his kaldı:
“Zaten biz bunun içindeyiz.”
Bu kitap, distopik anlatıyı yüksek sesli bir felaket kurgusuyla değil; sakin, ölçülü ve bilinçli bir dil üzerinden kuran bir eser. Yazarın tercih ettiği üslup, okuru sarsmaktan çok yavaş yavaş içine çeken bir etkiye sahip. Bu yönüyle kitap, okuma sürecinde hızdan ziyade derinlik talep ediyor; ancak bu derinlik ağır ya da zorlayıcı bir anlatımdan değil, akıcılığı bozmayan bir sadelikten besleniyor dili gösterişten uzak. Uzun betimlemeler, büyük metaforlar ya da dramatik patlamalar yok. Cümleler kısa, yer yer duru ve bilinçli bir şekilde sade. Okurken sık sık durup “burada bir şey var” dediğim ama bunu yüksek sesle bağırmadan yapan bir anlatım bu. Metin akıyor ama seni koşturmuyor; yanında yürütüyor. Sanki biri karşına oturmuş, sesini yükseltmeden ama net bir biçimde bir şey anlatıyormuş gibi.Mara ve Dan karakterleri de bu dilin bir uzantısı gibi. Ne sistemi yıkmaya ant içmiş kahramanlar ne de tamamen edilgen figürler. Daha çok bizim gibi: düşünen ama çoğu zaman harekete geçmeyen, fark eden ama alışan insanlar. Bu da karakterlerle arana mesafe koymanı zorlaştırıyor. Onlara dışarıdan bakmıyorsun; ister istemez kendini yanlarında buluyorsun.
*Sosyolojik açıdan bakıldığında Mara ile Dan, klasik distopyalardaki gibi baskıcı bir rejimi işaret etmekten çok, bireyin sistemle kurduğu gönüllü uyumu görünür kılıyor. Burada baskı dışarıdan gelmiyor. Kimse zorlanmıyor, kimse açıkça susturulmuyor. İnsanlar zaten uyum sağlamış, zaten vazgeçmiş durumda. Belki de en tehlikeli düzen tam olarak budur: Sorgulamaya gerek bırakmayan, itirazı gereksiz kılan düzen.Kitap bana şunu düşündürdü:
Biz özgür olmadığımız için mi susuyoruz, yoksa
Yazardan okuduğum 2.kitap olup yazarın yazdığı ilk roman olan "Türkü Söylüyor Otlar" temelde ırkçılık gibi olsa da konu aile yapısı, kadının toplum içindeki durumu, kabullendiğimiz psikolojik baskıları da gözlemlememiz açısından da önemli 1roman oldu benim icin... Okuduğum ilk romanda da toplum, aile kavramı ve çocuk ön planda olunca yazarın 1kitabini daha okumak istedim, yazarın en çok okumak istediğim kitabı "Altın Defter" ama yine basilmayan 1kitabı merak edip beklemedeyim...
Ölüm haberiyle başlayan kitap, bu tür haberlerin herkes için sıradanlaştığı olayı anlatırken durumun heryerde aynı olduğunun acı gerçek hali okumaya başlar başlamaz hiseettiriyor, düşündürüyor insanı zira şuan da durum çok farklı değil kabullenilmis bazı ölüm haberleriyle...
Bugünkü adı Zimbabwe olan Rodezya'da, kendisi gibi beyazların gittiği 1okulda bağnazca önyargılarla yetişmiş olan Mary, kendisine ilgi gösteren ilk erkekle evlenir (toplum baskısı dediğimiz olay)... Çiftçilik yapan kocası Dick Turner'la birlikte yoksul ve mutsuz 1yaşamın içinde bulur kendini. Kapana kısıldığını hisseden ve giderek ruh sağlığını yitiren Mary, içine düştüğü yalnızlıktan kurtulabilmek için, beyaz 1kadının psikolojik çöküntüleriyle ve siyah ırkla yaşadığı kendi iç bunalimlarinin anlatıldığı ve yaşamının nasil sona erdiğini anlatan güzel 1kitapti...
2007 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Doris Lessing, tam 25 yıl yaşadığı Rodezya'nın toplumsal çelişkilerinden yola çıktığı Türkü Söylüyor Otlar'da, beyazların ırkçı egemenliğinin pençesindeki insanların ruhsal portrelerini çiziyor. Afrika'nın görkemli güzelliğini ustaca betimlerken, haksızlığa, ırkçılığa ve cinsel ikiyüzlülüğe karşı çıkıyor kitapta. Ve yazarın kendi hikayesi ile anlatılanlara bakınca kitapta otobiyografik öğelere de rastlamak mümkün
"BEN, insanın aklına bir zamanlar yeryüzünde yaşamış olan bütün o değişik insan türlerini getiriyor."
Her fırsatta İngiliz toplumunun farklı katmanlarını eleştirmekten geri kalmayan Doris Lessing bu kitabında da bu alışkanlığını sürdürüyor. Bu kitabı doğru analiz edebilmek için sanırım her şeyden önce 1960'lı yıllarda özellikle Batı Avrupa ülkelerinde başlayan Cinsel Devrim'in ne olduğunu bilmemiz gerekiyor. İngiltere için konuşacak olursak Kraliçe Victoria döneminden beri süregelen bir baskı vardı ve bu baskıyla birlikte sıkı sıkı korunan birtakım değerler ondan sonra tahta geçen kraliçe döneminde de bir süre korunmaya çalışıldı. Bu baskı geçmişin değerlerinden kurtulma anlamına geliyordu. Kısacası adı geçen bu baskı cinsellik baskısıydı. 1960'larda gençler arası seks inanılmaz arttı, 70'li yılların başında doğum kontrol haplarının çıkması bu durumu daha da güçlendirdi. Evlilik öncesi seks genç nüfus içinde kabul edilir hale geldi, kendini evliliğe saklama fikri ise gençlere tuhaf gelmeye başladı. İki cinsin de kendini göstermesi, beğenilmesi, kabul edilmesi ihtiyacı vardı. Kitapta adı geçen çift ise bu dönemin istisnalarıdır. O zamanın değer ve yargılarına göre tutucu, eski kafa, geleneksel fikirlere sahiptirler ve bu durum aralarında ilk görüşte aşkı getirmiştir adeta. Onlara göre geleneklere bağlı kalmak içinde bulundukları toplumdan kurtulmanın tek yoludur. Yuva kurmak, çoluk çocuğa karışmak çok daha önemlidir. Bu çift bu görüşlerle zamanın ruhuna uygun açgözlülük ve bencillik gibi kavramlara meydan okurlar. Herkesin çılgınlar gibi eğlendiği bir partide tanışan çift hemen evlenmeye karar verir. Harriet'in evlilik öncesi cinsel bir tecrübesi olmamıştır ve zaten bu fikre de karşıdır, eşiyle birlikte doğum kontrol hapları kullanmanın da doğruluğuna inanmaz.