Yazın sanatında gerçekçilik denilen şeyden daha anlaşılmazı yoktur. Çünkü bu gerçekçiliğin gerçekliği hangisidir? Doğru olan şu ki gerçekçilik denilen, tümüyle dışta olan, görünürde olan, kabuksal ve öyküsel olan şey, yazınsal sanatla ilgilidir, şiirsel ya da yaratıcı sanatla ilgili değil. Bir şiirde -ve en iyi öyküler şiirlerdir-, bir yaratı da gerçeklik eleştirmenlerin gerçekçilik dedikleri ile ilgili değildir. Bir yaratıda gerçeklik, içten, yaratıcı, istençli bir gerçekliktir. Bir ozan yaratıklarını -canlı yarattıklarını- gerçekçilik denilen yollarla yaratmaz. Gerçekçilerin kişileri genellikle iple oynatılan ve göğüslerinde Maese Pedro'nun sokaklardan, alanlardan, kahvelerden toplayıp defterine not ettiği tümceleri yineleyen bir gramafonla dolaşan giyinik mankenlerdir.
Derinlikli hiçbir yazınsal yaratı, ilk okuyuşta kapılarını açmıyor insana...
Sayfa 39 - bilgiKitabı okudu
Reklam
Çocukları basılı sözden soğutan bir başka neden de öğretici olmayı her şeyin başında tutmamızdır. Ders vermeyen, üstelik bunu açık seçik biçimde yapmayan hiçbir yazınsal yaratı ana dil öğretiminde yer almaz. Yazıların seçiminde, işlenişinde başat ölçüttür ders vericilik. Bir yazı, bir şiir ne denli dil tadı taşırsa taşısın, ne denli güzel, renkli ve zengin bir yaşantı birikimiyle yüklü olursa olsun öğretici değilse, ders vermiyorsa beş para etmez. Burada Goethe'nin o ünlü sözünü almakta yarar var: "Bir şey ki salt ders vermekle kalır, duygu dünyamın sınırlarını genişletmede hiçbir katkısı olmaz, o şeyden nefret ederim ben."
Okuma böyledir işte... Değiştirici , büyüleyici, gizemli bir gücü vardır. Hangi yaşta olursak olalım, haz alarak okuduğumuz bir roman, öykü, anlatı ya da şiir etkiler bizi, yaşamımızı zenginleştirir; yeni yaşamlar katar yaşamımıza. Algılama, kavrama yetimizi besler, keskinleştirir. Dış dünyayı, başkalarını daha iyi anlamamızı sağlar. Diyelim ki Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sını okuyoruz. İnsan ruhunun derinliklerinde dolaşır, acıyı tanırız. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ı bizi, yaşam yolumuzu çizen etkenlerle yüz yüze getirir. Böylece kendimizi de tanırız. Diyeceğim her yazınsal yaratı, duygu dünyamızın sınırlarını genişletir. Yalnızca duygu dünyamızı mı? Düşünce dünyamızı da. Okuma, türlü etkenlerin doğamıza vurduğu prangaları kırar, özgürleştirir bizi. Ne diyordu Thomas Jefferson: "Özgür insan, okuyan insandır." Çünkü bilgisizliğin, kör inançların ve saplantıların her türlüsünü yenen bir güçtür okuma... Ne var ki burada "okuma" sözcüğü, "okur yazar" anlamında kullanılmıyor. Okuryazarlık ayrıdır, "okurluk" ayrı... Okur, okuma yazma becerisini sürekli kullanmayı alışkanlık haline getirendir, okumadan edemeyendir. Okumanın özgürleştirici gücünü inanandır...
Yazınsal yaratıları, yaratıcılarının özyaşamından tümüyle soyutlayamayız. Her kurmaca ya da yazınsal yaratının köklerinde yaratıcısının deneyimlerimden, içsel yaşamından izler vardır. Bu gerçekliği bir yazımda işlemiş, şöyle demiştim: "...Hangi yazınsal yaratı vardır ki yaratıcısının yaşamından açık ya da örtük izler, öğeler taşımasın? Yazar, hangi hayatı anlatırsa anlatsın, o hayatın çevriminde kendi gölgesini dolaştırır; yarattığı kişilerin tensel, tinsel portrelerinde kendinden çizgiler yansıtır.
Her yeni yaratı, kendinden önce yaratılmış olanlarla beslenir, oluşur. Aralarında yazınsal imgelemin yarattığı bir soy bağı vardır. Yıllarca önce La Bruyer ne demişti: "Her şey daha önce söylenmiştir. Yedi bin yıldır insanlar vardırlar ve düşünmektedirler." Önemli olan, söylenmiş olanı yeniden kurgulayıp kendi söylemimize dönüştürmedir."
Reklam
20 öğeden 11 ile 20 arasındakiler gösteriliyor.