Geri Bildirim
  • Parçalar halinde yazdım seni; ruhunun her bir zerresine nüfuz ederek!

    AHH! PESSOA!
    - Bu ah, insanın içindeki bütün isyanları, özlemleri, iç çekişleri, bir uçtan diğer uca kadar varan haykırışları, geri dönüşü olmayan çıkışları, beğenileri, bütün ümitsizlikleri, hüznün son safhasını, en acı deneyimleri, çekilmez yalnızlıkları, avunmaları, bitiren, tüketen bekleyişleri, her bir insanın her bir parçasını, çaresizliği, boyun eğmişliği, hayata karşı zırh tutan hayalcilerin mücadelelerini, varoluşçuların kuytu köşede yitişlerini, kayboluşları ve tekrar bulunuşları... barındırıyor içinde.

    "Ah, neler vermezdim benden de bir cümle kalsın diye geriye, duyanın, 'Güzel laf!' diyeceği bir şey, tıpkı kovalayıp ömrümün kitabının sayfalarına kaydettiğim rakamlar gibi."
    - Güzel laf! Pessoa. Bütün açıları ve her yönüyle hem de.

    Bir gün şu bitkin- hatta bitmiş- halimle söylüyorum. Içimi gösteren bu aynayı gözyaşları içinde anlatacağım: Uzak bir gün batımına karşı. Uçsuz bucaksız bir denizin kıyısında. Şırıl şırıl akan bir nehrin sesinde, özlemlerimin, şiirlerimin, sıkıntılarımın fonunda... DUYURACAĞIM ONU!

    "Sıkıntının gerçek bir insana, kendimle olan ilişkimin ete kemiğe bürünmüş haline dönüştüğü noktadayım."
    - Pessoa 1932 de yazmış bunu. Bugün haziran 2018!
    Zamanın var olmayan bir noktasında birleşiyoruz böylelikle.

    İnsan sözcüklerle sarhoş olabilir mi? Bütün içkilerin, kokuların ve şehvet duygusunun ötesinde. Kendinden geçiren haletin sözcüklerdeki ifadesiyle,bunu uç noktada görmek mümkün olabilir mi?
    - İşte Pessoa, o en hassas noktamızı okşayıp bizi bilinçsizliğin kucağına, varoluşunun ortasına, can evinin merkezine götürüyor ya da çekiyor. Bambaşka bir âlemin tarafına, her şeyin bulaşıcı olduğu bir mekana.

    Bu adam ne anlatıyor diye soruyorlar: Beni, seni anlatıyor, diyorum, kendinden yola çıkarak. Kuytu köşede ne kalmışsa, onu çıkarıyor karşımıza diyorum.
    "Ama öyle ya da böyle hissettiklerimin etkisini başkalarına iletmeye çalışıyorum. - kendimle sokağın farklı şekillerde nasıl karıştığını; sokak bana yabancı, ama onu gördüğüm için, açıklayamayacağım, çok özel bir biçimde bana ait ve böylece benim bir parçam..."
    Bundan da anlaşılacağı üzere, Pessoa öncelikle hayatı nasıl 'algıladığını' ve bu etkileşimi de, karşı tarafa geçirebilme amacıyla; bunları iletirken de felsefeye başvurarak ve bununla birlikte şiiri de içine katıp harmanlayarak ruha dokunuşunu en muazzam şekilde yapıyor.

    Ruhumun ya da zamanın hava durumunu da Pessoa'dan öğreniyorum. "Donuk ve nemli" hava bende ve ötekilerde kendini hissettiriyor. Sözcüklerin bunu duyurması, her zaman düşüncenin ya da ihsasın ifade bulmuş olması bakımından insanda memnuniyet uyandırırdı. Ancak bu defa bir istisna oldu ki, bu durumu bayağılaştırmaktan, daha da beter hale getirmekten başka bir işe yaramadı. Sanırım gerçek olanı görmemden kaynaklanıyor bu. Zira Onu görmem bana iyi hissettirmiyor. Darmadağınık bir halet-i ruhiye ile etrafımı gözetliyorum. Neden bilmem!

    Sanki deniz kıyısında, uzak bir gün batımına karşı oturmuş, sakinleşmek üzere olan denizin önünde, kulağıma hoş ezgiler duyuran, içimi okşayan ve tatlı bir iz bırakan o eşsiz manzaraya karşılık; bir de buna sonsuz bir düş eklenen, beni kendinden koparıp yeni bir alemin kucağına bırakan o "an"ın içindeyim. Çıkışım olmasın bir daha! Kaybolmuşum! Yitirmişim kendimi! Aramıyorum! Bırakmışım çabalamayı!

    Hayat; insanlar ve bütün varlıklarla münasebetimiz kaçışımızın nedenidir. Kaygılarımız, ürpertilerimiz, korkularımız... Bütün bunların içinde barınıyor. Bunca zamandır sırtımızı döndüğümüz gerçekler, yüzümüze sille gibi iniyor ve o derin derin uykudan- güzellik uykusundan- düş dünyasından en sert biçimde uyandırıyor. Gözlerimiz faltaşı gibi açılıp kapanıyor. Neye uğradığını şaşırmış durumdayız. Sonsuz bir ıstırap girdabıın içinde buluyoruz kendimizi. Ah, Ölüm! Kurtuluşumuz gecikiyor!

    Belki acı duyduğumuz falan yoktur. Belki de acı diye sandığımız şey bir yanılsamadan ibarettir. Kendimizi buna inandırdığımızdan dolayı gerçekten acıyı yaşayana denk ya da daha fazla acı hissettiğimizi sanıyoruzdur?

    Aşırı hassas ve duyarlı olmak, en küçük bir ayrıntı bile büyük bir mesela haline getirmek, sanki bir şey eksik kalıyor hissiyle sürekli dönüp geriye bakmak; bunları düşünüyorum ve diyorum ki: Hayatta durmadan acı çekmenin, bir yere varmadan bile yorulmanın, bir noktada ezilmenin, çöküşe uğramanın; en önemlisi de, hiçbir şeye alışamamanın yol açtığı hastalıklı sorunlar... Bütün bunlarla birlikte kendi içimizde, soyut bir alemde bunlar yaşanırken, dışarıda gerçek hayatta sizin dışınızda işleyen toplumsal boyutta bir işlevinin olmaması, kendi içinizdeki yüzbinlerce parçayla dışarıda hayat birleştirildiğinde bir hiç bile olmadığını dehşet içinde farkettiğinizde bu dünyaya ait olmadığınızı anlıyorsunuz.

    Pessoa sadece bir hayalci mi? Eylemi reddeden, varoluş sancıları çeken, dipsiz bir bunalımda olan, yaşamını rafa kaldırmış,kendi içine kapanıp dışarıya tamamen duvar örmüş biri mi? - Hayır!
    O, aslında bir psikolog. Psikolojik çözümlemeleriyle, cümlelerine ruh vererek, onları etten kemikten bir vücuda yerleştirerek, kanlı canlı bir insan yaratıyor. Her insanın onda bir parçasını hatta tam anlamıyla kendisini onda görmesi, onun bir nevi herkesin psikiyatrı olduğunu gösteriyor. Bunu kesin olarak söyleyebilirim ki, ruhumda öyle bir derinliğe ulaşmış, nüfuz etmiş biriki, bazen o olduğumu sanıyorum . Ayrıca onun bir iki kitabını okuyup onu çok iyi tanıdıklarını, ona hayran olduklarını dillendirenler, her bir sözüyle mest olanlardır sadece. Bu da onu anlamak ya da tanımak anlamına gelmiyor. O benim ne kadar ruhumun derinliklerine indiyse, aynı ölçüde ben de onun ruhuna girip çözümlemesini yaptım diyebilirim.

    Bana, sen de onun rüzgarına kapılmış gitmişsin, diyecekler. Ama şunu da ekleyeyim: Kendimle, Pessoa arasında her zaman bir mesafe bıraktım. Bir noktada bilinçli bir şekilde ona yaklaşırken, diğer taraftan sadece onu hissetmeye çalıştım.

    "Huzursuzluğun Girdabı!"
    Çaba sarfetmek suçtur, çünkü eylemler düşleri öldürür.
    "Her zevk bir kusurdur." Çünkü herkes zevk duyar ve peşinden koşar.
    Gece gece kuşlar ötüyor! Karanlık böyle seslerle aydınlanmaz her zaman. Varlığımızın hatırlatıcısı bu gibi sesler bizi felsefenin ya da bir şiirin içinde, bir düşünce ve söz girdabının ortasına koyuverir.
    "Ruhum gizli bir orkestra," diyor Pessoa.
    Benim içimdeki o çalgılar hiç susuyor mu? Hep bir gürültü, keşmekeş, karmakarışık ruh atmosferi.
    Pessoa ile aramdaki bağı birine anlatmaya çalışırken ne tür bir çabanın içinde olduğum bilinmez!
    ZAMANI DURDURUP NASIL YERLEŞTİREBİLİRİM, ONU ANLAMAK ISTEYENLERİ, O AN'IN İÇİNE!

    "Şu anki zihinsel durumumu toplumsal bir örnekle açıklamam istense, hiç sesimi çıkarmadan bir ayna, bir giysi askısı, bir de tükenmez kalem gösterirdim."
    - Bu demek oluyor ki, Pessoa ruhunun giysilerini çıkararak, varlığının ruhuna kıyafet giydirme konusunda kendini soyutluyor.
    Ayna metaforunu da, bu ruhun yansıması sanıyorum. Tükenmez kalem ise bu ruhun aktarımı ya da ifadesi diyebilirim. Bunlar benim çıkarımlarım.

    Hayatı seyretmek, belki de bir anlamda hayatı yaşamaktır. Hayattan uzak olup ona değmeyerek; karşısına geçip onum ne olduğunu görmek de yaşamak değil midir?
    Manzara seyreder gibi hayatı seyretmek!..

    Başıma ağrıya benzer bir uyuşukluk vardı( Bilmem hangi kara gündü) Durgundum. Bir taraftan da açlığın getirdiği bir uyku ve yorgunluk hali vardı. Kendime sesleniyordum ama duymuyordum. Ayakta güçlük çektiğim bir zamandı. Sallanır, düşer gibi oluyordum. Göz kapaklarım ağırlaşmıştı. Bilincim yarı kapalıydı. Kelimeleri ve anlamları iyi seçemiyordum.
    Sonra, Pessoa ile birlikte işin içine uzaklıklar ve özlemler girdi mi, ben oluyordum. O zaman değişiyordu her şey.

    Bir bunalımdan baş dönmesine!
    Pessoa'yı okuduktan sonra dinginleşiyor insan. Dinginleşmek! Bu kelime onun etkisini bir nebze olsun gösteren sözcük! Afyon almışçasına insanı uyuşturan, benliğini donduran; bütün bunların karşısında, insanı kaygısından arındıran, iç kemiren, zihni meşgul eden bütün düşünce ve meselelerden çekip çıkarıyor.
    Ben bu duyguyu seviyorum. Bundan son derece hoşnutum. Çünkü görmüyorum, duymuyorum, bilmiyorum. Bu şekilde iyi hissediyor, rahatlıyorum.

    Bir zaman, gecenin ikisinde..
    Gerçekten acıkmıştım. Midem sırtıma yapmışmış gibiydi. Hiçbir şey yememiştim. Sonra, uyku neydi, hatırlamıyordum bile! Ama Pessoa'yı okumaya başladığımda, cümleleriyle beni baştan aşağı uyuştururken, açlığımı yatıştırıyordu. Ne açlık! Ne uyku! Ne de başka bir şey! Yalnızca o! Bir şeyler akıp gidiyordu ben farketmeden.
    Sonra, gece aklıma gelmişti, onun gece deyişi üzerine.
    Sonra, o, bir başkası yani - bununla bir bağlantısı yok. O, hep varolan. Gelmek için yerini ve zamanını beklemeyen. Aniden- ansızın gelen! Hiç gitmeyen bu sefer.
    Pessoa, o ve ben. Böylelikle "biz" olan. Bizden bir "ben" yaratan.
    Karanlığı yaran bir ışık gördüm. Bana doğru geliyordu. Ben de ona doğru gidiyordum. Bir o kalıyor... Onu da getireceğim!

    Şöyle diyor Pessoa, o meşhur özdeyişlerinden bir tanesiyle: "Kendimde farklı kişilikler yarattım, yenilerini yaratmaya da aralıksız devam ediyorum. Her düşüm doğar doğmaz bir başkası olup canlanıyor, o başkası da benim yerime düş görmeye başlıyor. Yaratmak uğruna kendimi yok ettim..." Yani yeni bir 'ben' yaratmış kendinde.
    "Dünya bir şey hissetmeyenlere aittir." diyor Pessoa. Yaşamanın koşulu olarak 'eylemsizlik' gösteriliyor. Ancak bana göre eylem de iradeden kaynaklanıyor. Yani biz istesek de istemesek de yaşama atılıyoruz.

    Tam da hayal ettiğim gibi.
    Eskiden beri istediğimiz küçük mutluluklar. Eksiği yok, fazlası var. O kırlarda dolaşmayı çok istiyorum. Denize gitmek istiyorum. Yalnız. Dalgaların sesini dinlemeyi... çiçekler de açmış olsun orda. Küçük evlerle birlikte o zamanlar da olsun.

    Pessoa'nın uçurumlarından dünyayı seyrettim. Varlığı çok küçük parçalar halinde gördüm ve küçümsedim. Kendime de onun gözüyle dışardan baktım. Kendimden utandım. Acıdım. İğrendim. Ben de hiçbir şey olmadığımı her seferinde anladım. Benim de ne kadar özbilincimin geliştiğini ifade edersek.
    Şimdi asıl konuya gelecek olursak: Sıkıntıyı yaşıyorsundur; o, sıkıntının içinden yeni bir sıkıntı doğurur. Bu kez onun sıkıntısını duyarsın. Birleşirsiniz. O, içinize bir daha yerleşir. Çiçek açar gibi, sıkıntılar açar yüreğinizde. Rengarek, cıvıl cıvıl çiçekler. Oysa sıkıntı karanlığın kapısıdır. Ama onda ışıklar karşılar. Uyuşur ve tekrar kendine gelmen için uzaklaşırsın ondan. Gene de duyarsın onu. Çünkü o senin içindedir artık .

    Pessoa, yanılsamaların verdiği yorgunluktan dem vuruyor. O gün anladım benim de bir yanılgı olduğumu- baştan sona hem de- hiçbir şeyin, hiçbir şekilde bildiğim ya da zannettiğim gibi olmadığını yüzüme çarparcasına anladım! Gördüm damdan düşmek ne olurmuş. Sele kapılıp boğulmanın ve arkanda bir iz bırakmadan yok olmanın ne demek olduğunu...

    Yazıyordum. Hayır, Pessoa beni yazıyordu. Nasıl yazıyordu? -Damla damla, nokta nokta... Bunları birleştirip bir bütün çıkartıyor. Bütünün içinde bir bütün. Ince ince eleyerek, dikkatle, titizlikle... kaçırdığı hiçbir ayrıntı yok. Beni yazanı ben de okudum, okuyorum: Satır satır- hatta kelime kelime, harf harf... Mübalağa sanatının zirvesini yaptık ruhumuzun üzerinde. Dahası da var!
    Beni benden alan bir tümcesiyle karşılaşıyorum. Içimden nehirlerin aktığını hisseder gibi oluyorum. Sanki içimdeki ya da üzerimdeki bütün ağırlıklar, bütün hüzünler, bütün kaygılar... ne varsa silinip gidiyor. Arınıyorum. Hafifliyorum.
    Cümlelerin derinliği ve genişliği hesaplanamıyor. Mesafeler uzadıkça uzuyor. Tâ arşa kadar çiziyorum biz olduğumuzu yerleri. Sanki bir biz varmışız bunda. Bu örülü, birbiriyle ilintili, ucu bucağı olmayan akışta.

    Parçalar halinde yazıyorum seni. Ruhunun her bir zerresini alıp vücuda getiriyorum. Seni yeni baştan yaratıyorum...
    "Bir ses var..." Başı sonu belli olmayan. Duyulmayan, sadece hissedilen. Sesler ya da birtakım düşünceli sesler... Gelecekten ya da geçmişten gelen. Şimdi değil; çünkü taş kesilmiş katı bir sessizliğe bürünen bir an var şimdi. Yalnızca kendimi işitiyorum. Söylediklerime kulak veriyorum. Onun sözcüleriyle. Ne dediğimi dinliyorum, ne dediğini; ne demiş olabileceğini. Büyük bir baskıyla yüreğimi sıkıyorum. Döküyorum içimdekileri, onun biriktirdiği. Sözcükleri art arda sıralıyorum.

    Varlıkları ve şekilleri düşünerek de okudum Pessoa'yı. Bunların birleşimiyle yeni bir pencerenden baktım. Pessoa'nın ruhundan aksettiği sözleri ve onların görüntüsüyle. Birbirine benzemeyen tatlar keşfettim. Gözlerim ve ruhum hala özlemini çekiyor onun önüme serdiği manzaralarının.

    Pessoa'yı okuduğum zaman, o derin melankolik üslubunu, kendimi bir acılar deryasında değil, o uzak gün batımının, o hüzünlü renginde, içimizde duyduğumuz o tatlı duygunun tesiriyle yaşıyorum. Bu hissin huzur veren bir yanı da söz konusu ki, benim anlayışımın, kavrayışımın çok ötesinde bir şeyler var bu sözcülerde.

    Pessoa'yı okurken, iki duygunun çatışmasını da yaşadım. Ona karşılık farklı bir duygu daha varlığını ilan edip karşıma çıkmıştı. Kalbime, ruhuma doğru hücum etmişti. Beni yıkmak için ortaya çıkan bu yeni duyguyla mücadele değildi niyetim. Pessoa ile hiç olmadı çatışmam. Ben hep onun çayırlarında, çimenlerinde gezinmek istedim. Ona beni bırakmasını uzlaşmacı bir tutumla karşılık vermiştim. Şimdi yok o!

    Pessoa, fiili -eylemi- bir tür intihar yöntemi veya ceza olarak görüyor. Hareketten bunca uzak, kendini dış hayattan bunca soyutlayan ve zamandan kopuk yaşamayı amaç edinmiş ve bunu da sözcüleriyle de başarmış, hatta ruhundan bir insan daha yaratarak, bir başyapıt haline getirmiş bir başkası bir var mı?
    Pessoa, uç noktada yaşayan, bütün sınırları aşmış yahut yok saymış esrarengiz bir ruh!

    Pessoa ile ilişkimiz ezelden beridir var, tanışıklığımız ise birkaç yıldır. Birliğimiz de ebediyete kadar devam edecek sanıyorum.

    Pessoa ile ilgili olumsuz bir mesele var ise, o da onun tavsiyeleri. Kulak asmayın, derim. Onlara değin ve geçin. Istikametinizi değiştirmesin.
    Diyor zaten: "Ama benim söylediklerime de inanma, çünkü hiçbir şeye inanmamalı insan."
    Kendi kendini onaylayan biri Pessoa. Ona bu kadar yakın biri olarak, ben de bunun bilincinde biri olarak, mesafenizi koruyun diyorum. Neden mi? "Hiçbir kitabı bitirmeyelim. Baştan sona, sayfa atlamadan okumayalım."

    Huzursuzluğun Kitabı için, " Bu kitap her açıdan tahlil edilmiş, enine boyuna taranmış tek bir ruh halidir," diyor Pessoa

    Pessoa sonunda istediği o huzura ve yalnızlığa kavuşabildi. Ölümüne bir yıl kala buna erişmiş olması, aynı zamanda üzüntü ve sıkıntı doğurdu içimde. burada onun için geç gelinmiş olanın burukluğunu hissediyorum.

    Bizim için geçmiş nedir?
    - Tamamıyla bir yorgunluk! Biriktirme ve yığma zaman dilimi.
    Şimdiki an nedir peki?
    - Sıkıntı. Anlarla örülmüş, bizi çevreleyen bir duvar yığını!
    Ya gelecek?
    - Bilinmezliklerle dolu bir zamanı yaşayacak olma zorunluluğumuz.
    O yüzden bizim için aslolan, zamanın dışında bir yaşam sürmektir. Budur yapılması gereken: Düşlerde yok olmak!

    Bu kitap nedir diye soracak olursanız, onun deyişiyle, "Hiç hayatı olmamış bir adamın biyografisi." Yine burdaki bir deyişe göre- onu en iyi tanımlayacak vecizelerden, "Olaysız bir otobiyografi!" de denebilir.

    Düşünce doğuran ve bunları kelimelerle şekillendiren mucizevi bir ruh. Bir başyapıt. Bir kuvvet. Ya da her şeyin içinden bir parça!

    Ve bir son!
    Yağmurun eşliğinde, romantik bir havada elveda, diyorum ona. -Şimdilik!-
    Hüzünlü bir an değil bu; süslü,gösterişli, mutlu bir an. Oysa her son, her ayrılık ve her gidiş hüzündür. Can sıkıntısıdır. Yürek burkuntusudur. iç parçalayıcıdır. Ama bu değil, bu birbirini bulmuş iki yakın dostun ya da bir nevi kendini bulan birinin kendisini tamamlayıp bir nihayete varmasıdır.
  • 1
    Her şey bir acının bilincine varmakla başladı.
    Bir taşı kaldırıp atmakla, bir kapıyı açmakla…
    Bir el, hep bir şeyler yazdı, biz doğduktan bu yana kağıtlara
    Şimdi bütün yaşadıklarım karalama kağıtlarında kaldı.

    Bir kalem kendi kendine yazar bu şiiri.
    İnsanlar işlerine gider, ben acıya giderim.
    Bir günde bütün isalarımı çarmıha gerer
    Ve her günümü milat bilip, yekinirim.
    Güzelliğim, ağlayan bir çocuğun güzelliğidir.
    mutluluğum, örneğin hapisteki bir adamın
    eline bir gül geçtiğindeki mutluluğuna benzer.

    2
    Her şey beni saran bu dünyada bir yangının çıkmasıyla başladı.
    Kaçıracak bir şeylerim olup olmadığını düşündüm.
    Kitapların çoğunu okumuştum.
    Ve ellerim
    Bütün şiirleri bir çırpıda yakmaya hazırdı.
    Yaktım mı onları bilmem, yoksa yakmış gibi mi oldum?
    oldu ne olduysa.

    Her şey üstüme örtündüğüm gökyüzünden oluk oluk
    Bir yağmurun boşanmasıyla başladı.
    yağdı ayak izlerimin üstüne.
    Yağdı
    Naftalinleyip yüreğime sokuşturduğum anıların üstüne.
    Unuttum mu onları bilmem, yoksa unutmuş gibi mi oldum?

    oldu ne olduysa.

    3
    Acı, ağır bir katran gibi yayılınca bedenime
    Yüreğime binlerce uçurum eklenir artık
    Geriye dönüp de bakmak gelir içimden
    Yumruklarımın gökyüzünü dövdüğü, o milattan önceki devirlere
    Bana yarınlardan, bana doğacak güneşlerden söz ederler
    Ben bugünleri yakıştıramazken kendime.

    4
    Yüreğimdeki o yolunmuş gül dağınıklığını
    Aklıma vurmaya çalışalı çok günler geçti
    Anladım ki hayatım artık yeni güller doğuramamakta.
    Son sözümü söylemek ister gibi insanlara
    İntihara uyanıyorum her uyanışımda.
    Yüreğimde hiç bir şey yapamamanın boşluğu ve çok şey yapmanın yorgunluğu var
    Günlerce hiç kımıldamadan oturmuş ya da kendimi duvarlara vurmuş gibiyim.
    Hayat karşısında yorgunum artık
    ve zindeyim ölümün mihrabında.

    Çiçek, sadece bir çiçek olarak duruyor önümde
    (doğanın bir kanıtı olarak değil.)
    Yağmur, insanı ıslatır anca.
    Çocukların da her hareketleri ölüme koşullu
    ha bir yıl önce, ha bin yıl sonra
    (kaç yıl var ki kendimi çiçeklerle, yağmurlarla, çocuklarla avuttum.)
    Hayat deyince, yeni doğmuş bir bebeğin o ilk çığlığı geliyor aklıma.
    Onun yaşayacağı acılar sonra.

    Aklım bir çağlayanın en devingen yerine benziyor.
    Hiçbir düşünceyi yakalayamıyorum, köpürüp taşan sözcüklerimle.
    Beynimi o çağlayanın en dik yerinden fırlatıp atmak mı düşüyor şimdi bana?
    Ne aradığımı bilmeden bir şeyler arıyorum şurda burda.
    Yok artık ne bir duygu, ne de bir istek
    Bedenimin her hücresi sağırlıklarla dolu
    Hoşçakal diyorum şimdi, gördüğüm her varlığa.

    5
    Bütün uykularından uyanan benim bu dünyanın
    Bütün ölümlerini ölen, bütün doğumlarını doğan.
    Sorularını birer muska gibi takıp da boynuna yollara düşen benim
    Benim için bayramlar koydular takvimlere
    Benim için sokağa çıkma yasakları, gecelere.
    Bir uçurumun önündeyim diyeceğim ama bir dağın doruğunda da olabilirim;
    Sonunda ikisi de aynı kapıya çıkıyor bence.
    Bir nesneye hep yangın öncesinde dokundum.
    Ve bir insanı ölümünden az önce tanıdığım çok olmuştur.

    Şimdi karalıyorum takvimdeki bütün rakamların üstünü.
    Sıfırdan ötesini aklım almıyor.
    Milat buysa eğer, kendime bir çarmıh ve beşik bulmam gerek.
    Ki her insan bir milatı yaşar, bir yerinde hayatının
    Benim hayatımsa bütün milatların toplamı oldu
    Bütün çarmıhları tüketti benim acılarım
    Bütün isalarımı gözyaşlarım boğdu.

    6
    Gözlerim kuruyuncaya dek ağlamak istiyorum,
    Ve sesim kısılıncaya dek bağırmak.
    Bana düşen bir yağmur damlası
    Irmağa dönüşüyor damarlarımda
    Yüzümü yalayan yel, fırtınaya, boraya.
    Ve artık sırtıma ağır geliyor yaşamak,
    Yüzüm gözlerden, sesim kulaklardan
    Şiirlerim basılı kağıtlardan silininceye dek kaçıp saklanmak istiyorum.

    Ve sonra bir gün çıkmak dünyaya
    Elimde bir ekmekle yollarda yürümek,
    Çiçekleri sulamak, çocukları sevmek.

    7
    Bağdaş kurup oturuyorum bir uçurumun derinliklerine.
    Elime kalem almadan şiirler yazıyorum.
    Ey sokaklarında nöbet tuttuğum kentler
    Ey yüreğimde gitgide yaklaşan doğum
    Ad veriyorum artık her nesneye kendimce
    Bayraksız ülkeler arıyorum artık atlaslarda
    Mayınsız, tel örgüsüz sınırlarda at koşturuyorum
    Dünyalar getiriyorlar bana, birini seç diyorlar
    pazardan üç beş kavun alıp getirircesine
    Herkesin dünyasından silah sesleri geliyor
    Bütün dünyaları dolaşsam, mezarlıktan başka bir şey göremeyeceğimi biliyorum
    Yazıtlarındaki sözler değişikse de ne çıkar
    ölüm her yerde aynı ölüm ve her yerde benim sırtım yanıyor tabutları omuzlamaktan
    Oturup ağıtlar yazmak da bir işe yaramıyor.

    Bağdaş kurup oturuyorum bir gülün derinliklerine
    Kendimi yeniden doğmalara alıştırıyorum.

    8
    Acının bulantıya doğru aktığı yerlerde
    Sana bir kapıyı örtmek, bir tetiği çekmek kalmışken
    Gözlerinle sokaklara abanmak niye?
    Niye, okul dönüşlerinde çocuklarla konuşmak?
    Portakal seçmek bir bir köşedeki manavdan?
    Ellerini ceplerine sokup, yollarda yürümek?
    Sanki her şeyi ilk kez görüyormuşcasına şaşkın
    Sanki fırlayıp çıkmışçasına bir uçurumdan
    Aynada bir yüz olmak, dağınık ve bıkkın.

    9
    Artık iyice belirginleşen yüz çizgilerimin
    İzini sürüyorum, gece yarısı baktığım aynalarda
    Bir çocuk, boyuna hayata ilişkin sorular soruyor
    Durarak karanlığın doldurduğu uçurumlara bir adım kala.

    Geceyi sokağa çıkma yasaklarıyla tanıdın, diyor.
    Her akşam kent kararırken yüreğin de karardı
    Kimseler bilmedi acını, herkes kendi surlarının ardına
    Daha ilk karanlık çökerken sığınıp, saklandı.
    Diyor ki, yanıtı olmayan sorularda kaldın
    Uzun, upuzun bir yolda yürüyen birinin
    Dönüp de ardına baktığı o yerdesin şimdi
    Diyor ki, geri dön ve ara o yollarda ayak izlerini.
    Çünkü bir ağaç köklerinin dolandığınca ağaçtır.
    Kıyısız bir deniz görmedim, düşüncelerin dışında
    Bir anıdan yola çık istersen, bir sözden, bir gülüşten
    Çünkü insan sorularıyla insandır ve onlara bulduğu yanıtlarıyla

    10
    Bu kez biraz uzun sürdü bu keder
    İçime ağır bir taş gibi takılıp kaldı
    Acı, takunyalar giyerek yürürdü yüreğimde
    Şevincinse tüyden ayakları vardı

    Ve sorularım ne çoktu benim
    Ellerim her taşın altını kuşkuyla aralardı
    İnanmaz olurdum kimi, göğün mavi, yaprağın yeşil olduğuna
    Gözlerim her renkte saklı bir karayı arardı.

    Bu kez biraz uzun sürdü bu keder
    Kollarımı iki yana açıp dansetmek istiyorum
    Mutlu olmak istiyorum ey kuşlar, ey çiçekler

    11
    Ve her şey Akdeniz’in bilincine varmakla başladı. Atlasları açıp bakmadım. Turistik rehberlerden de söz etmeyeceğim size. Bu eğer bir yitik cennetin özlemiyse, Akdeniz’in genel görünümüyle bugün artık bir cenneti çağrıştıramayacağı bilinir. Her şeyin anamalcı bir düzenin çarkına koşulduğu bir dünyada gözlerimi ellerimle kapatıp bir Akdeniz görüntüsü çizmiyorum duvarlara. Bugün insan Akdeniz’e gidince ırzına geçilmiş bir kadının karşısında duyduğu o kederi duyabiliyor ancak...

    Yine de her şey Akdeniz’in bilincine varmakla başladı. Akdeniz’de ben kendi geçmişim ve geleceğimle birlikte tüm insanlığın geçmişini ve geleceğini buldum. Dokunduğum bu taş, üzerinde bir takım anlamadığım dillerden sözleri barındıran bu yazıt benden önce vardı, benden sonra da var olacak. Doğayı yitirdik belki, ama bir Akdeniz çocuğu ‘her şey akar’ diye sesleniyor hala. İnsanlığın bütün değerleri kendini koruyor; onca olumsuzluğa, zorbalıklara karşın. Dünyanın bir çekirdeği varsa, bu çekirdek Akdeniz olmalı. Bu dünyadaki bütün ‘ilk’lerin serpilip geliştiği yerdir Akdeniz. İnsanın kendi kendini ve tüm evreni sorguladığı bir bilinç alanıdır.

    Herkesin bir Akdeniz’i vardır. giderek, bütün dünya milyonlarca küçük küçük Akdeniz’in bir araya gelip toplaştığı yerdir. İnsanın kendi varlığının bilincine varması böyle başlar. Yalnızlığımın bilincine varıyorum; ama bu yalnızlık duygusu beni insanlardan ayırmıyor, tam tersine insanlara açılabilmemin tek koşulu yalnızlığımdır benim. Uyumu Akdeniz’de buldum. Tüm insanlığın kendi köklerine kavuştuğu bu yerde. Ve milat diye bir şey varsa bu dünyada, bu sözlerin dudaklarımdan kaydığı an milat olmalı. Benim miladım Akdeniz’e dönmektir. Bu dönüşün ötesine uzanan bütün yaşayacaklarım artık milattan sonraki tarihlerle anılacak.

    12
    Akdeniz’e dönüyorum, güz kuşlarının
    Kanat vuruşlarına adımlarımı ayarlayarak
    Akdeniz’e dönüyorum, dumanlı bir kentin
    İrin püskürten bacalarını yüreğimden kazıyarak.

    Yıllar yılı karanlık, nemli odalarda yaşadım
    Her sabah yüreğime yeni bir uçurum eklemenin kederiyle
    Bir göçmen kuştum ki ben, güneyi hiç bulamadım
    uçmak istesem yasakların surları dururdu önümde.

    Şokaklar bir yara gibi, yüründükçe kanardı
    Donup kalırdı sesim, o buzdan yüreklere vurdukça
    Her ana ağıt yakmak için dudaklarını aralık tutardı
    Aklım, en güzel duyguların kıyılarında durdukça.

    Ve işte, kendi içimde yürümeyi öğrendim şimdi
    Bitmek bilmeyen sokağa çıkma yasaklarında
    Anladım ki artık herkes bayraksız bir ülkeydi
    Beyinler tel örgülerle çevriliydi, yürekler mayınlarla.

    Yakılan kitapların dumanları tüterdi bacalardan
    Ben yanan her sözcüğe tek tek gözyaşı döktüm
    Yeni dünyalar aradım hayatıma, çıkarak atlaslardan
    Böyle başladı kendi içimdeki o uzun yürüyüşüm.

    Denizsiz bir gemiydim sanki, topraksız bir çiçek
    Köklerinden kopmuş bir ağaç dinelirdi önümde
    Şiirler yazdım, yazan elim, söyleyen dilim titrek
    Her şiir yadsıdı kendini, yaslanarak bir başka şiire

    Turuncu bir sokağın aklımı tozutup atması böyle başladı
    Sıçrayıp gitti bir çocuk, yalınayak, dikenlerin arasında
    Mahçesi günebakanlı bir ev, taşlık, incir ağacı
    El çırpıştırıp, titreyerek akan sular vardı arklarda

    Baba, bir dilim portakalla köpük köpük şaraplar içer
    Ana, tulumbanın önündeki yalakta çamaşırlar yıkardı
    Çocuk, yüzünü bir kitabın sıcacık koynuna gömer
    Uzak bir deniz ve kızlar üzerine düşler kurardı.

    Her sokağın bittiği yerde bir limonluk başlar
    Her limonluğun ardında bir dilim deniz görünürdü
    Şafakta rıhtımda bir sürü ceviz kabuğu sandal
    Denizin enginlerine yaşlı balıkçıları götürürdü

    Geceleri ay bir ekmek gibi büyürdü gökyüzünde
    Kavrulmuş susam ve yeni biçilmiş buğday kokardı
    Yıldızlar gümüş sürerlerdi denizin tenine
    Her yakamozun parladığı yerde bir deniz kızı oynardı.

    Böyle bir dünyaydı işte, anlatılır mı bilmem?
    İnsan her dönüşünde bulur mu eski ayak izlerini?
    Yağan yağmurlar mı, yoksa kendi midir onları silen?
    Dönmek istiyorum ben, dupduru bir su, el değmemiş bir toprağım şimdi.

    Akdeniz’e dönüyorum! Akdeniz’e dönüyorum!
    Anamın rahmine yeniden, yeniden döner gibi.
  • "Sıksık sorarlar:
    — Nasıl bu kadar yazabiliyorsun?
    Derler ki, kimi sanatçıların esin perileri varmış da,
    bu periler onların ruhuna sanatı üflermiş,
    Esin perisi denilince gözümün önüne, altı balık, üstü kız olan
    denizkızı gibi bir havakızı geliyor; altı kuş, üstü sırma saçlı bir dünya güzeli.
    Yarısı kuş, yarısı kızdan bu esin perisi, omuzuna tünediği
    sanatçının kulağına fısıl da fısıl bişeyler fısıldıyor. Deyin ki kopya veriyor.

    Esin perim yok ama, benim de esin cinim, esin cadım,
    esin devanam var. Benimkilerin yarısı kuş, yarısı kız değil,
    olsa olsa ondabiri insan da geri yanı canavar.
    Omuzuma tünememiş, sırtıma binmiş, ben altta iki büklüm,
    kanter içinde, yorgun bitkin...

    Hem benim esin cinim, esin cadım bir tane değil, sürü sürü...
    İkisi inse, üçü biniyor sırtıma.
    Periler eşsiz güzellikte; cadılar, cinler eşsiz çirkinlikte.
    Periler okşar; cinler çarpar, çimdikler, ısırır.
    Esin perisi omuzuna tünediği sanatçının ruhuna üflüyor ne üflüyorsa,
    kulağına fısıldıyor, onu esinliyor.

    Benim sırtıma binmiş, üstüme çullanmış otan esin cadım,
    esin cinleri, esin canavarları durmadan buyuruyor, zorluyor, azarlıyor:
    — Yaz! Hadi yazsana! Durma yaz! Ne duruyorsun?
    Uyumaya hakkın var mı senin...
    Uyan! Oturma öyle... Kalk çabuk...
    Hasta da olamazsın... Şişşşt, kalk bakalım... Yaz!

    Benim esin cinlerim, cadılarım, canavarlarım:
    Kira isteyenlerim, para isteyenlerim, alacaklılarım,
    bitürlü tükenmeyen gereksinimler...

    Yazmam da ne yaparım?
    Bu yeryüzünde, bir sanatçıyı altı delinmiş bir ayakkabı kadar
    esinleyebilen, çalışmaya zorlayan başka hiçbişey olamaz.

    Elimde olsaydı, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'ne şöyle bir madde ekletirdim:
    «Hasta olabilmek, her insanın en vazgeçilmez, elinden alınmaz tabiî
    ve toplumsal hakkıdır; her insan hasta olabilir.»

    Hasta olunca sırtüstü uzanıp yatabilen mutlu kişilere hep imrenmişimdir.
    Yarım yüzyıla dayanan yaşamımda, bir günlük olsun hasta olabilmek
    hakkımı kullanamadım; esin cadılarım, esin canavarlarım bırakmıyor.

    Gece rüyamda, gündüz hülyamda, yani bütün dünyamda onlar.
    — Yaz!
    Yazıyorum.
    — Daha yaz!
    Daha yazıyorum."
  • ı
    her şey bir acının bilincine varmakla başladı.
    bir taşı kaldırıp atmakla, bir kapıyı açmakla...
    bir el, hep bir şeyler yazdı, biz doğduktan bu yana kağıtlara
    şimdi bütün yaşadıklarım karalama kağıtlarında kaldı.

    bir kalem kendi kendine yazar bu şiiri.
    insanlar işlerine gider, ben acıya giderim.
    bir günde bütün isalarımı çarmıha gerer
    ve her günümü milât bilip, yekinirim.
    güzelliğim, ağlayan bir çocuğun güzelliğidir.
    mutluluğum, örneğin hapisteki bir adamın
    eline bir gül geçtiğindeki mutluluğuna benzer.

    ıı
    herşey beni saran bu dünyada bir yangının çıkmasıyla başladı.
    kaçıracak bir şeylerim olup olmadığını düşündüm.
    kitapların çoğunu okumuştum. ve ellerim
    bütün şiirleri bir çırpıda yakmaya hazırdı.
    yaktım mı onları bilmem, yoksa yakmış gibi mi oldum?
    oldu ne olduysa.

    her şey üstüme örtündüğüm gökyüzünden oluk oluk bir yağmurun boşanmasıyla başladı.
    yağdı ayak izlerimin üstüne. yağdı naftalinleyip
    yüreğime sokuşturduğum anıların üstüne
    unuttum mu onları bilmem, yoksa unutmuş gibi mi oldum?
    oldu ne olduysa.

    ııı
    acı, ağır bir katran gibi yayılınca bedenime
    yüreğime binlerce uçurum eklenir artık
    geriye dönüp de bakmak gelir içimden
    yumruklarımın gökyüzünü dövdüğü, o milâttan önceki devirlere
    bana yarınlardan, bana doğacak güneşlerden sözederler
    ben bugünleri yakıştıramazken kendime.

    ıv
    yüreğimdeki o yolunmuş gül dağınıklığını
    aklıma vurmaya çalışalı çok günler geçti
    anladım ki hayatım artık yeni güller doğuramamakta.
    son sözümü söylemek ister gibi insanlara
    intihara uyanıyorum her uyanışımda.
    yüreğimde hiç bir şey yapamamanın boşluğu ve çok şey yapmanın yorgunluğu var
    günlerce hiç kımıldamadan oturmuş ya da kendimi duvarlara vurmuş gibiyim.
    hayat karşısında yorgunum artık
    ve zindeyim ölümün karşısında.

    çiçek, sadece bir çiçek olarak duruyor önümde
    (doğanın bir kanıtı olarak değil.)
    yağmur, insanı ıslatır anca.
    çocukların da her hareketleri ölüme koşuttu ha bir yıl önce, ha bin yıl sonra
    (kaç yıl var ki kendimi çiçeklerle, yağmurlarla, çocuklarla avuttum.)
    hayat deyince, yeni doğmuş bir bebeğin o ilk çığlığı geliyor aklıma.
    onun yaşayacağı acılar sonra.

    aklım bir çağlayanın en devingen yerine benziyor.
    hiçbir düşünceyi yakalayamıyorum, köpürüp taşan sözcüklerimle.
    beynimi o çağlayanın en dik yerinden fırlatıp atmak mı düşüyor şimdi bana?
    ne aradığımı bilmeden birşeyler arıyorum şurda burda.
    yok artık ne bir duygu, ne de bir istek
    bedenimin her hücresi sağırlıklarla dolu
    hoşçakal diyorum şimdi, gördüğüm her varlığa.

    v
    bütün uykularından uyanan benim bu dünyanın
    bütün ölümlerini ölen, bütün doğumlarını doğan.
    sorularını birer muska gibi takıp da boynuna yollara düşen benim
    benim için bayramlar koydular takvimlere
    benim için sokağa çıkma yasakları, gecelere.
    bir uçurumun önündeyim diyeceğim ama bir dağın doruğunda da olabilirim;
    sonunda ikisi de aynı kapıya çıkıyor bence.
    bir nesneye hep yangın öncesinde dokundum.
    ve bir insanı ölümünden az önce tanıdığım çok olmuştur.

    şimdi karalıyorum takvimdeki bütün rakamların üstünü artık.
    sıfırdan ötesini aklım almıyor.
    milât buysa eğer, kendime bir çarmıh bulmam gerek
    ki her insan bir milâtı yaşar, bir yerinde hayatının
    benim hayatımsa bütün milâtların toplamı oldu
    bütün çarmıhları tüketti benim acılarım
    bütün isalarımı gözyaşlarım boğdu.


    gözlerim kuruyuncaya dek ağlamak istiyorum,
    ve sesim kısılıncaya dek bağırmak.
    bana düşen bir yağmur damlası
    ırmağa dönüşüyor damarlarımda
    yüzümü yalayan yel, fırtınaya, boraya.
    ve artık sırtıma ağır geliyor yaşamak,
    yüzüm gözlerden, sesim kulaklardan
    şiirlerim basılı kağıtlardan silininceye dek kaçıp saklanmak istiyorum.

    ve sonra bir gün çıkmak dünyaya
    elimde bir ekmekle yollarda yürümek,
    çiçekleri sulamak, çocukları sevmek.

    vıı
    bağdaş kurup oturuyorum bir uçurumun derinliklerine.
    elime kalem almadan şiirler yazıyorum.
    ey sokaklarında nöbet tuttuğum kentler
    ey yüreğimde gitgide yaklaşan doğum
    ad veriyorum artık her nesneye kendimce
    bayraksız ülkeler arıyorum artık atlaslarda
    mayınsız, telörgüsüz sınırlarda at koşturuyorum
    dünyalar getiriyorlar bana, birini seç diyorlar
    pazardan üç beş kavun alıp getirircesine
    herkesin dünyasından silah sesleri geliyor
    bütün dünyaları dolaşsam, mezarlıktan başka bir şey göremeyeceğimi biliyorum
    yazıtlarındaki sözler değişikse de ne çıkar
    ölüm her yerde aynı ölüm ve her yerde benim sırtım yanıyor tabutları omuzlamaktan
    oturup ağıtlar yazmak da bir işe yaramıyor.

    bağdaş kurup oturuyorum bir gülün derinliklerine
    kendimi yeniden doğmalara alıştırıyorum.

    vııı
    artık iyice belirginleşen yüz çizgilerimin
    izini sürüyorum, geceyarısı baktığım aynalarda
    bir çocuk, boyuna hayata ilişkin sorular soruyor
    durarak karanlığın doldurduğu uçurumlara bir adım kala.
    geceyi sokağa çıkma yasaklarıyla tanıdın, diyor.
    her akşam kent kararırken yüreğin de karardı
    kimseler bilmedi acını, herkes kendi surlarının ardına
    daha ilk karanlık çökerken sığınıp, saklandı.
    ve ekliyor, yanıtı olmayan sorularda kaldın
    uzun, upuzun bir yolda yürüyen birinin
    dönüp de ardına baktığı o yerdesin şimdi
    diyor ki, geri dön ve ara o yollarda ayak izlerini.
    çünkü bir ağaç köklerinin dolandığınca ağaçtır.
    kıyısız bir deniz görmedim, düşüncelerin dışında
    bir anıdan yola çık istersen, bir sözden, bir gülüşten
    çünkü insan sorularıyla insandır ve onlara bulduğu yanıtlarıyla

    ıx
    bu kez biraz uzun sürdü bu keder
    içime ağır bir taş gibi takılıp kaldı
    acı, takunyalar giyerek yürürdü yüreğimde
    sevincinse tüyden ayakları vardı

    ve sorularım ne çoktu benim
    ellerim her taşın altını kuşkuyla aralardı
    inanmaz olurdum kimi, göğün mavi, yaprağın yeşil olduğuna
    gözlerim her renkte saklı bir karayı arardı.

    bu kez biraz uzun sürdü bu keder
    kollarımı iki yana açıp dansetmek istiyorum
    mutlu olmak istiyorum ey kuşlar, ey çiçekler

    x
    ve her şey akdeniz'in bilincine varmakla başladı. atlasları açıp bakmadım. turistik rehberlerden de sözetmeyeceğim size. bu eğer bir yitik cennetin özlemiyse, akdeniz'in genel görünümüyle bugün artık bir cenneti çağrıştıramayacağı bilinir. her şeyin anamalcı bir düzenin çarkına koşulduğu bir dünyada gözlerimi ellerimle kapatıp bir akdeniz görüntüsü çizmiyorum duvarlara. bugün insan akdeniz'e gidince ırzına geçilmiş bir kadının karşısında duyduğu o kederi duyabiliyor ancak.
    yine de her şey akdeniz'in bilincine varmakla başladı. akdeniz'de ben kendi geçmişim ve geleceğimle birlikte tüm insanlığın geçmişini ve geleceğini buldum. dokunduğum bu taş, üzerinde bir takım anlamadığım dillerden sözleri barındıran bu yazıt benden önce vardı, benden sonra da varolacak. doğayı yitirdik belki, ama bir akdeniz çocuğu 'her şey akar' diye sesleniyor bize hâlâ. insanlığın bütün değerleri kendini koruyor; onca olumsuzluğa, zorbalıklara karşın. dünyanın bir çekirdeği varsa, bu çekirdek akdeniz olmalı. çünkü bu dünyadaki bütün 'ilk'lerin serpilip geliştiği yerdir akdeniz. insanın kendi kendini ve tüm evreni sorguladığı bir bilinçlenmedir. 'soru soruyorum, öyleyse varım' der akdeniz insanı.
    herkesin bir akdeniz'i vardır. giderek, bütün dünya milyonlarca küçük küçük akdeniz'in bir araya gelip toplaştığı yerdir. insanın kendi varlığının bilincine varması böyle başlar. yalnızlığımın bilincine varıyorum; ama bu yalnızlık duygusu beni insanlardan ayırmıyor, tam tersine insanlara açılabilmemin tek koşulu yalnızlığımdır benim. uyumu akdeniz'de buldum. tüm insanlığın kendi köklerine kavuştuğu bu yerde. ve 'milât' diye bir şey varsa bu dünyada, bu sözlerin dudaklarımdan kaydığı an milât olmalı. benim 'milât'ım akdeniz'e dönmektir. bu dönüşün ötesine uzanan bütün yaşayacaklarım artık milâttan sonraki tarihlerle anılacak.


    akdeniz'e dönüyorum, güz kuşlarının
    kanat vuruşlarına adımlarımı ayarlayarak
    akdeniz'e dönüyorum, dumanlı bir kentin
    irin püskürten bacalarını yüreğimden kazıyarak.

    yıllar yılı karanlık, nemli odalarda yaşadım
    her sabah yüreğime yeni bir uçurum eklemenin kederiyle
    bir göçmen kuştum ki ben, güneyi hiç bulamadım
    uçmak istesem yasakların surları dururdu önümde.

    sokaklar bir yara gibi, yüründükçe kanardı
    donup kalırdı sesim, o buzdan yüreklere vurdukça
    her ana ağıt yakmak için dudaklarını aralık tutardı
    aklım, en güzel duyguların kıyılarında durdukça.

    ve işte kendi içimde yürümeyi öğrendim şimdi
    bitmek bilmeyen sokağa çıkma yasaklarında
    anladım ki artık herkes bayraksız bir ülkeydi
    beyinler telörgülerle çevriliydi, yürekler mayınlarla.

    yakılan kitapların dumanları tüterdi bacalardan
    ben yanan her sözcüğe tek tek gözyaşı döktüm
    yeni dünyalar aradım hayatıma, çıkarak atlaslardan
    böyle başladı kendi içimdeki o uzun yürüyüşüm.

    denizsiz bir gemiydim sanki, topraksız bir çiçek
    köklerinden kopmuş bir ağaç dinelirdi önümde
    şiirler yazdım, yazan elim, söyleyen dilim titrek
    her şiir yadsıdı kendini, yaslanarak bir başka şiire

    turuncu bir sokağın aklımı tozutup atması böyle başladı
    sıçrayıp gitti bir çocuk, yalınayak, dikenlerin arasında
    bahçesi günebakanlı bir ev, taşlık, incir ağacı
    el çırpıştırıp, titreyerek akan sular vardı arklarda

    baba, bir dilim portakalla köpük köpük şaraplar içer
    ana, tulumbanın önündeki yalakta çamaşırlar yıkardı
    çocuk, yüzünü bir kitabın sıcacık koynuna gömer
    uzak bir deniz ve kızlar üzerine düşler kurardı.

    her sokağın bittiği yerde bir limonluk başlar
    her limonluğun ardında bir dilim deniz görünürdü
    şafakta rıhtımda bir sürü ceviz kabuğu sandal
    denizin enginlerine yaşlı balıkçıları götürürdü

    geceleri ay bir ekmek gibi büyürdü gökyüzünde
    kavrulmuş susam ve yeni biçilmiş buğday kokardı
    yıldızlar gümüş sürerlerdi denizin tenine
    her yakamozun parladığı yerde bir deniz kızı oynardı.

    böyle bir dünyaydı işte, anlatılır mı bilmem?
    insan her dönüşünde bulur mu eski ayak izlerini?
    yağan yağmurlar mı, yoksa kendi midir onları silen?
    dönmek istiyorum ben, dupduru bir su, el değmemiş bir toprağım şimdi.

    akdeniz'e dönüyorum! akdeniz'e dönüyorum!
    anamın rahmine yeniden, yeniden döner gibi.
  • Tebessümü meşhur olmanın elemini...