Bir kitabın sayfalarını araladığınızda sadece bir yazarın zihnine değil, doğrudan bir babanın kalbine giriyorsanız bilin ki Tolkien okuyorsunuz. Roverandom benim için tam olarak böyle bir eşik. Bu defa karşımızda Orta Dünya'nın o devasa, ağırbaşlı ve kaderin yükünü taşıyan karanlık coğrafyası yok; onun yerine, denizin tuzlu kokusuyla ve ay ışığının gümüşi pırıltısıyla yıkanmış, naif ama bir o kadar da derin bir dünya var. Ve her şey, gerçek hayatta sahilde küçük bir kurşun oyuncak köpeğini kaybedip gözyaşlarına boğulan küçük bir çocuğun (Tolkien'in oğlu Michael'ın) acısını dindirmek için başlıyor.
Bu hikâyeyi okurken, satır aralarında gezinmekten çok, o kumsalda Tolkien ile yan yana yürüdüğümü hissettim. Bir çocuğun "kayıp" karşısında hissettiği o devasa, dünyayı yutan üzüntüye ne kadar dürüst bir şefkatle yaklaştığına hayret ettim. O, oğluna basitçe "Boş ver, yenisini alırız," demek yerine, kaybın kendisine görkemli bir anlam yüklemeyi seçiyor. Gerçek neyse ondan kaçmıyor; evet, oyuncak kaybolmuştur ama bu kayboluş bir son değil, muazzam bir serüvenin başlangıcıdır.
Tolkien’in huysuz ama aslında yufka yürekli büyücüsü Artaxerxes’in bir anlık öfkesiyle oyuncağa dönüşen gerçek köpek Rover’ın hikâyesine daldıkça, eserin detaylarındaki o ince zekâya ve görsel şölene hayran kalmamak imkânsız. Gökyüzünün en tepesine, Ay'daki Ay-Adamı'nın yanına, gümüş ormanlara ve uçan beyaz ejderhaların arasına yapılan o inanılmaz yolculuk... Sonra oradan da denizin en karanlık ama en renkli derinliklerine, kadim balinaların ve deniz kızlarının hüküm sürdüğü o bambaşka evrene uzanan bir düş... Rover’ın (veya Ay'daki adıyla Roverandom'ın) bu devasa evrende küçücük bir varlık olarak oradan oraya savrulurken hissettiği o şaşkınlık, aslında hepimizin hayat karşısındaki o kırılgan, çocuksu