kitap, yaklaşık bir yıldır kitaplığımda duruyordu. iki yıl evvel "aylak adamı" okuduktan sonra sıra ona gelmişti fakat bir türlü kendimi hikayeye adapta edememiştim. bu süre zarfında belki beş kez elime almış, okumaya başlamış, ve yalnızca birkaç sayfa sonra kapağı kapatıp geri rafa kaldırmıştım kitabı. en sonunda, üç gün önce, niyet ettim: «ne olursa olsun bu sefer okuyacağım kitabı!» dedim. kitabı okuyacak, ve hemen ardından ömer kavur'un aynı adlı uyarlamasını izleyecektim. ve sözümü yerine getirdim, kendime verdiğim ödevi teslim ettim. bu sıralar, «yapıtta "bir yönüyle" ele alınabilecek bir şey bulabilir miyim acaba?»nın derdindeyim çok geçmeden, zebercet'in bir yeraltı edebiyatı kahramanına yakışır özellikleri düştü aklıma. hem kitabı hem filmi üzerine düşünmeden önce hem de sonrasında, insanların zebercet'e bir "solucan"a bakar gibi baktıklarına tanık oluyorum. fakat tuhaf bu; çünkü zebercet'in solucanlıkları aslında, bir yönleriyle, insanların ortak paydalarıydı. bunlar, geçirdiğimiz evrimlerimizin üzerimizde kalan izleriydi. insanların zebercet'i "gülünç bir şey ya da acı veren bir utanç" olarak görmeleri, gerçekten de hakkaniyetli bir tutum muydu? değildi elbet. yusuf atılgan'ın bilinç akışı tekniğini kullanmasından dolayı bir çırpıda bitirmesi o kadar kolay olmadığını düşünüyorum. en iyi psikolojik romanlardandır. zebercet'in sürrealist hikayesi aslında yalnızlığın en güzel sembolüdür de. önce kitabı okuyup sonra filmi izlemenizi tavsiye ediyorum. ha son olarakta can yayınlarında kitabın kapağını o şekilde basmalarina anlam veremedim kapaktan kitabın sonunu tahmin edebiliyorsunuz.