Saçlarınız bir sabah güneşinin ışığı,
Elleriniz beyaz bir yasemin demetidir;
İnsafsız tali’imin önünüze attığı
Benim çılgın gönlümün çılgın muhabbetidir…
Gözünüzün rengi nasıldır bilmiyorum,
Çünkü ne zaman baksam gözlerim kamaşıyor.
Gönlüm şimdi ufak bir sevinçten bile mahrum,
Yalnız sizi kazanmak emeliyle yaşıyor…
Bilmezsiniz kalbimin ne türlü çarptığını!
İşte, benim ömrümün musikisi bu sestir…
Kızıl dudaklarınız birer ateş yığını
Benliğim de onlara âşık ateşperesttir!..
Gafil! Sanki bilinmez bir kuvvete esirsin.
Çelimsiz varlığınla neyine güvenirsin?..
Hiçiz… Sadece hiçiz… Kulaklarına girsin:
Yularımız tutan mukadderin elidir.
Hayat ki akıp gider bulanık bir su gibi,
Korkulu rüyalarla geçen bir uyku gibi…
Çabalama… Kabul et bunu olduğu gibi!
Hayattan fazla bir şey bekleyenler delidir…
Hakikat, sanat, ilim masaldan ibarettir,
Aşk iki cins beyninde tutkaldan ibarettir.
İnsanlar ki bir sürü aptaldan ibarettir;
Gülmeli, kahkahayla bunlara gülmelidir.
Meursault, insanlara yabancıydı, olaylara yabancıydı, duygulara, hislere, hayata dair nerdeyse her şeye yabancıydı. Hatta kendine bile yabancıydı. Bir kitabın adı kitap ile bu kadar uyumlu olabilirdi.
SPOİLER*
Kitabın ilk kısmını korkarak izledim. Ha şimdi bir şey olacak derken işler tam tersine dönüp beklediğim şey gerçekleşti. Başlarda olayın gerçekten nereye bağlanacağını çok merak ediyordum çünkü adeta hisleri, duyguları olmayan bir adamın hareketlerini izliyor gibiydim. Sonda ölmemeliydi belki ama okuduğum tüm kitaplarda ölüm yolunu bu kadar güzel yürüyen en iyi kişiydi Meursault. Sonda kendimi onun yerine koyup duygularına bir nebze ortak olabildim ve gerçekten üzücü bir sondu benim için. Ama sonra kendimi o Arap'ın yerine koyduğumda bu sefer düşüncelerim değişiyordu. Elbet bir gün herkesin öleceğini ve bu dünyada gerçekten alışılamayacak hiçbir şey olmadığını çok güzel anlatan bir kitaptı. Mutlaka okuyun.