mahalledeki spor salonunda ağırlık kaldırmak ya da yoga dersine katılmak, Deliveroo'dan yemek siparişi vermek, bir bölüm Taht Oyunları izlemek, el kremi yahut elektronik eşya alışverişi yapmak gibi şeyler, iş aralarına yahut iş yorgunluğunu atarken geçen zamana sıkıştırılabilecekler arasında. Buna "telafi edici tüketicilik" diyorum. Hayatı yahut hayat diyebileceği bir şeyi olmayanın telafi kabilinden yapıp ettiği şeyler bunlar.
Ağzımın tadı yoksa, hasta gibiysem,
Bağazımda düğümleniyorsa lokma,
Buluttan nem kapıyorsam, vara yoğa
Alınıyorsam, geçimsiz ve işkilli,
Yüzüm öfkeden karaya çalıyorsa,
Denize bile iştahsız bakıyorsam,
Hep bu boyu devrilesi bozuk düzen,
Bu darağacı suratlı toplum.
Size daha ilginç birşey söyleyeyim mi? Tarikatçılar bile transa geçip meditasyon yapıyorlar. Ama bu işlemin adına başka birşey söylüyorlar. Mesela, Budistlerin “yoga” dediği şeye tarikatçılar “rabıta” diyorlar, “nirvana” dedikleri şeye de “vecd” diyorlar, “cezbe” diyorlar. Daha neler var, bilmiyorsunuz. Ne olmuş yani annem yoga yapıyorsa, bakın işte tarikatçılar bunu yaptığına göre kötü birşey olmamalı değil mi?
Nahif arkadaşım Defne, Doruk'un elini kavramış, iç ısıtan gülüşlerinden birini sunmuştu. "Yogayı bu kadar hafife almayın. İnsan ruhuna iyi gelir. Sana iyi gelmedi mi Doruk?"
"Geldi tabii," dedi tek nefeste. "Sen bunlara ne bakıyorsun, hayatım? Bunlar ne anlar ılık şelaleden, huzurdan." Parmakları Murathan ve Timur'a döndü. "Zaten şu ikisi terminatör gibi. Bunları arındıracak hiçbir ılık şelale yok."
Başını umutsuzca iki yana sallayan Murathan'dı. "Ha, bir de durup senin gibi yoga mı yapacaktık? İlk defa beni kendi timime şükrettiren bir ekiple karşılaştım." Çatalının ucu Timur'a döndü. "Senin yönettiğin ekip ancak bu kadar olurdu zaten."