Kemal Varol'un daha önce bir kaç şiirine denk gelmiş sevmiş idim... Haw ilk okuduğum romanı ve haliyle kitabı.
Daha da okumam zaten... Ama okuyabilirim de bilmiyorum.
Kitap benim beklentimin tam tersi istikametteydi. Açık konuşmak gerekirse bir köpeğin gözünden fabl türü okuyacağımı sanmıştım. Hayvanlar çerçevesinde kurulan hikaye ve romanları çok severim. Kitapta sevdiğim özelliklerden bahsetmek istiyorum. Okurken sıkılmadım, hikaye beni içine çekti. Kitap içindeki imgelemeler mükemmeldi Ordaymış gibi hissttirdi. Anlatım- dil, üslupta çok güzeldi. Öykü de farklı ve kendine özgüydü.
Özellikle köpeklerin gündelik yaşamda karşılaştığı zorluklar, aç susuz kalmaları ve barınak koşullarının eleştirildiği sayfalara bayıldım. Hatta ilk 20 sayfaya kadar okuduğumda, en favori kitaplarımdan biri olacağını düşünmüş, 10 puan vermeyi bile düşünmüştüm.
Buraya kadar sorun yok hatta mükemmel.
Devlet her türlü eleştirilebilir, askeri politikalar eleştirilir, insanlar rahatlıkla düşüncelerini haykırabilir. Haykırmalıdır da...
Kitabı okuduktan sonra ufak bir araştırma yaptım hakkında. Türk-Kürt sorununu ele alıyormuş efendim, ardından suya sabuna dokunmadan objektif bir şekilde bu sorunları ele almış mış yazar.
Türk- Kürt sorunu yok terör sorunu var... Bu terör de Kürt sorunu diye kürtlerin üzerine yıkılamaz. ! Ayrıca terör örgütleriyle savaşılmaz, mücadele edilir!...
Devletin tüm kurumlarıyla seri katil, gözü dönmüş canavar, kan emici olarak lanse edildiği,...
Ana karakter Mikasa'nınki (kendisi köpek) terör örgütü bayrağı önünde saygı duruşunda bulunduğu ve hislendiği...
bayraklarda resmi olan gülen, post bıyıklı güneyli başkanın (anladığınız kişi) kaçmasına yardım eden melsanın kahraman ilan edildiği...
Askerlerin avam, ahmak, pinekleyen,esrarkeş, korkak, sapık, hantal, gözü
Bir gazete düşünün dönemin zihniyetinin tezahürü olarak "Markopaşa, Merhumpaşa, Malûmpaşa, Alibaba, Markopaşa ve Yedi Sekiz Paşa, Hür Markopaşa, Medet adlarıyla çıkmak zorunda kalmış olsun. Kapatılsın yeni isimlerle tekrar tekrar yayınlanmaya devam etsin.
Öyle ki "Marko Paşa" başlığının hemen altında "Yazarları, polis nezaretine(gözaltı) alınmadığı ve hapse girmediği zamanlarda çıkar" diye yazsın.
Dönemin siyasilerinin muhalifleri sindirme şekline mi güleyim yoksa gazeteyi çıkaran ve gazetenin yazarlarının bitmez tükenmez azmini mi takdir edeyim.
İşte ülkemizin kurtuluşunun 30. yıllarında ülkemizde böyle muhalif-çekemez bir atmosfer vardı(gerçi böyle bir atmosferin olmadığı bir zaman dilimi yaşanmadı bu topraklarda) ve kitabın muhtevasıda Sabahattin Ali'nin bu ortamda yazdığı yazılardan oluşmakta. Ben buraya iki yazısını bırakayım siz kitabın okunup okunmayacağına karar verin.
1.)
Bir gazete çıktı...
1947 yılında, Türkiye Cumhuriyeti hudutları içinde, dünyanın en medenî şehirlerinden İstanbul'da , haftada bir defa, şu elinizde tuttuğunuz gazetecik kadar dört küçük sayfalı bir gazete çıktı. Bu gazete ancak 22 sayı çıkabildi efendim. Muhtelif fasılalarla, bazan neşriyatını durdurarak, bazan ara vermek mecburiyetinde kalarak, gecikerek,okunmayacak kadar fena baskı ile utanarak çıkmak suretiyle ve bütün bu mecburiyetlerden dolayı, çok sabırlı okuyucularının tahammülünü suistimal ettiğinden mahcup olarak ancak 22 sayı çıkabildi. Bu 22 sayı ile Türkiye'de baskı rekoru kırdı:60 bin basarak birçok para kazandı. Fakat kendisine, tahmin edilemeyen zorluklar çıkarıldığından, tek yolunda yürüyebilmek için, muhtaç olduğu teknik vasıtalara ve bunların insafsız ve korkak sahiplerine hayret edilecek yüksek fiyatlar ödeyerek, korkak ve aç gözlerini para ile doyurdu.Bu 22 sayıda,
Bethofen zamanında anlaşılmış ve takdir edilmişti, eğer bununla para kazanmak kastediliyor ise o adam bugün de olsa on para kazanamazdı. Çünkü hakiki sanatı anlayanlar bugün de o günkü kadar azdır. Ve sanatkâra refah en az vaat edilebilen bir şeydir.