Mutsuzluk ,öfke ve keder anlarında neden gece yarısı şehir sokaklarında yürüyeceğimi hayal etmekten hoşlanıyordum? Neden İstanbul’un turistlerin sevdiği ,kartpostallara basılan o günlük güneşlik manzaralarını değil de yarı karanlık arka sokaklarını ,herkesin unuttuğu parke taşlı manzaralarını ve tenhalığını seviyordum.
İnsan göz göze gelmeden,el ele tutuşmadan da sevdiğini söyleyebilir mi? Gözlerimiz buğulanmadan da aşkın kırılganlığını haykırabilir mi varlığımız,bedenimize yaslanmadan da aşkın o uçsuz bucaksız denizlerinde kulaç atabilir miyiz? Terleyen avuç izleri,hızlanan kalp atışları ,titreyen eller veya kızaran yanaklar olmadan da anlatabilecek miyiz duygularımızı? Görünen o ki yeni teknoloji kendimiz ve dünyayı bilme biçimimizi de dönüştürdü.
Yoksa ben bazı bu ıssız ve tenha bahçelerde öfke ve bilinmezlik içinde gelişip büyüyen ve gönlünün bütün arzusuyla titrediği ilgiden yoksun kalarak hasret içinde solan,harap ve perişan yerlerde serpilen öksüz ve talihsiz çiçekler gibi yok olup gidecek miyim?