Bahçede insanın ayakucuna inerek ekmek kırıntılarını toplayan ve aynı hürriyetsiz topraklarda sağa sola adım atan bir kuşun bir kanat vuruşuyla bu duvarları aşarak serbestliklerle kucaklaşmaya gittiğini görmektense, nefes almaktan başka hürriyeti hatırlatacak hiçbir şey bulunmayan bir yerde kapanmak daha iyi değil midir?
Kâtip, “Pamukçu” oğlanlardan sonra “Kütlücü”lerin de kartlarını zımbalayıp, “Sulu kozacı”lara geçti. Sulu kozacılar sırılsıklam üst başlarıyla titreşiyorlardı. Kâtip: “Ne o?” dedi. “Ne oluyorsunuz?”
Kalın kemikli, iriyarı ama kupkuru biri:
– Donuyok, diye tekrarladı.
Kâtibin yüzü bok koklamışçasına buruştu:
– Donuyoruz desene lan, hırt!
İşçinin çeneleri vuruyordu:
– Donuyok, diye tekrarladı.
– Donuyoruz de be!
– Donuyok!
– Mahsus mu yapıyorsun? Do-nu-yo-ruz!
– Donuyok.
– Ayı efendim ayı. Donuyoruz!
– Diyemem kâtip evendi, dilim alışmış bir sefer, dönmüyor..
Araya ırgatbaşı girdi:
– Nefesini tüketme. Bunlar nerde insanlık nerde. Bunlara var mı somun? Yerler! Var mı nallı Fatma? Tamam...
Kâtiple ırgatbaşı arka mağazalara gülüşerek giderlerken “Donuyoruz” diyemeyen işçi eliyle arkalarından nah yaptı. Sonra da iş arkadaşına döndü:
– Donuyoruz, dedi.
Arkadaşı güldü:
– Kâtibe niye demedin?
– Keyiflensin diye..
– Keyiflensin diye mi?
– Keyiflensin diye. Bizi ayı, kendini adam bellesin fıkara!