Şahsen hayattaki en büyük arzum bu dünyaya ait olduğumu tamamen unutmak. Bu dünyada bana yarayacak bir şey yok; bende de dünyaya yarayacak bir şey yok zaten.
Açlık, yüksek evlerin dışındaki iplere ya da direklere asılmış içler acısı kıyafetlerdeydi; açlık, bu kıyafetlerin kağıttan, samandan, paçavradan ve tahtadan yamalarındaydı; açlık, adamın testereyle kestiği her ufacık odun parçasında kendini tekrarlıyordu; açlık, tütmeyen bacalardan aşağıdakileri seyrediyordu; açlık, çöplerinde zerre kadar yiyecek bulunmayan, leş gibi sokaklarda şaha kalkmış bir dev gibi dikiliyordu. (...) Açlığın ebedi varlığı her yerde her şeydeydi.
Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi; hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık; hem inancın devriydi hem şüpheciliğin; hem aydınlık hem karanlık bir mevsimdi; umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu; hepimiz ya doğruca Cennet’e gidecektik ya da tam aksi istikamete.
Bu şehrin, içinden geçtiğim herhangi bir mezarlığında yatan onca kişi arasından, biz yaşayanların birbirimiz için olduğumuzdan daha büyük bir muamma var mıdır?