Özdemir Asaf'ı anıyoruz.
Özdemir Asaf (1923–1981) 🖋️ Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin özgün isimlerinden biridir. 🎓 Galatasaray Lisesi’nde öğrenim gördü; İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmeden ayrıldı. 📰 Yayıncılık ve matbaacılıkla ilgilendi, kitaplarını çoğunlukla kendi imkânlarıyla yayımladı. ✒️ Şiirlerinde kısa dizeler, yoğun anlam ve dil tasarrufu öne çıkar. 🔍 Günlük dili kullanır; ironi, karşıtlık ve kelime oyunları dikkat çeker. 🧠 Okuru açıklamaya değil, düşünmeye yönelten bir üslubu vardır. 📚 Başlıca eserleri: * Dünya Kaçtı Gözüme * Sen Sen Sen * Bir Kapı Önünde * Yumuşaklıklar * Nasılsın * Çiçekleri Yemeyin * Yuvarlağın Köşeleri
Yan Masada Oturan Şair-Orhan Veli
Şiir bazen bir kitapta başlamaz. Bir masada başlar. Çayın buharında, yarım bırakılmış bir cümlede yan masadan gelen konuşmaların arasına karışır. Kimse fark etmez ama bir şey olur. Kelimeler gündelik halinden çıkar, hayat kısa bir anlığına durur. İşte tam o an Orhan Veli gelir aklıma. Şiiri yukarıdan indiren süslü kelimelerden kurtarıp bizim konuşmalarımıza bırakan adam. Orhan Veli’yi okudukça şiirin ne olmadığını öğrenirim. Şiir yüksek sesle konuşmak değildir mesela, büyük laflar etmek, ağır anlamlar yüklenmekse hiç değildir. Türk şiirinin bir zamanlar mesafeli yukarıdan bakan dilini yıkap yerine bir esnaf lokantası, bir vapur dumanı, nasırlı bir kundura koyan kişidir. Şiiri kürsüden değil sanki halkın yanından geçerek yazar. Galatasaray Lisesi’nde okurken futbola meraklı olduğu sahada zayıf ve ince yapılı hâliyle dikkat çektiği anlatılır. Futbol oynarken arkadaşlarının ona takılarak “Gofret” dediğini duyduğumda bu lakabın şiirleriyle ne kadar örtüştüğünü görürüm: Kırılgan ama dirençli; hafif ama inatçı. Şiirlerinde savunduğu sadeliğin arkasında derin bir birikim vardır aslında. Fransız edebiyatını okur Batı şiirini bilir klasik müzik dinler. Kuralları bilmeden yıkmaz tam aksine bozduğunu çok iyi bilir. Hayatını kazanmak için bir dönem PTT’de memurluk yapmayı dener ama o masaya uzun süre dayanamaz. Çünkü bazı insanlar düzen için değil yol için yaratılmıştır. Hayatına baktıkça bu tavrın tesadüf olmadığını daha iyi anlarım. Ankara yıllarından kalma Orhan Veli ile Melih Cevdet’in karıştığı küçük bir trafik kazası anlatılır ara sıra. Ne tam tarihi bellidir ne de ayrıntıları. Zaten Orhan Veli’nin hayatında böyle şeyler durup durup hatırlanacak meseleler değildir. Olur, geçer hayat kaldığı yerden devam eder. Ölümü bile ciddiye almayan birinin kazayı
Şiir
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Galatasaray lisesi?
"Although the present lycée building dates only to 1908, Galatasaray traces its origins back to the early Ottoman period in Istanbul. It was founded by Bayezid II (r. 1481-1512) as a school for the imperial pages, ancillary to the one in Topkapı Sarayı" Galata, Pera, Beyoğlu: A Biography s.171 (Okulun bugünkü binası 1908 yılından kalmışsa da, Galatasaray'ın kökeni Osmanlı'nın İstanbul'daki ilk zamanlarına kadar uzanır. Sultan II. Bayezid (s.1481-1512) tarafından imparatorluk içoğlanları için Topkapı Sarayı'ndaki eğitim kurumuna destek olmak amacıyla kurulmuştur.)
Alıntı
Kendisini Zilli Kurt'un hikâyesi ile ifade ediyor. Bir kurt bir koyun sürüsüne dalar. Koyun sürüsüne dalan kurt bir tek koyunu yaralamakla, paralamakla yetinmez, bütün sürüyü parçalar. Kurt dalmış sürüden artık hayır yoktur. Ve koyundan başka geçimi olmayan halk, çöker biter, açlıkla karşı karşıya kalır. Bu durumda köylü kurttan öcünü almak ister. Ne yapar köylüler bu zamanlarda? Atlanırlar, köpeklerini, iplerini alırlar. Kurt avına çıkarlar. Kurtları diri yakalamaktır en büyük amaçları. Usulünü bilirler, kurtları diri yakalarlar. Kin bağladıkları, öç almak istedikleri kurda bir fiske bile vurmazlar. Kurdu hiç incitmezler. İncinmesin diye okşamazlar bile. Yalnız sağlam bir telle, kopmaz bir zincirle ya da kirişle kurdun boğazına bir zil takarlar ve kurdu salıverirler. Ve böylelikle de kurttan öçlerin en büyüğünü, en zalimini almış olurlar. Boğazı zilli kurt, boğazındaki zil yüzünden hiçbir canlıya yaklaşamaz. Bir köye, bir sürüye, bir hayvana, hiçbir canlıya yaklaşamaz. Boğazında zil, bozkırlar boyunca, dağlar boyunca koşar durur ve bir gün açlıktan ölür. Bu insan aklına gelen işkencelerin, zulümlerin en korkunçlarından biridir.
Alıntı
Ad Koymak - Lakap - Soyadı Hepimiz Dede Korkut'un "Boğaç Han" hikâyesinden, Eski Türklerde çocuklara adlarının bir beceri gösterdikten sonra konulduğunu biliriz. Ad koymanın tarihi bize inanç yüklü bir dünyadan seküler bir dünyaya geçiş sürecini göstermektedir. Bir insanın veya eşyanın adı onun özüne ilişkin bir nitelik olarak görüldüğünden, konulacak adla o adi taşıyacak" kişinin uyum göstermesi gerekir. Birçok klanda ölen kişinin ruhuyla doğan çocuğun ruhu şad olsun manasında bağlantı kurulduğundan, doğan çocuğun akrabalık derecesi ve doğum zamanına göre konulabilecek ad listesi oldukça daralmakta, bazen bütünüyle bilinir olmaktadır. Erkek çocuklara büyükbabanın adının konulması Anadolu'da oldukça yaygın bir gelenektir. Bazen konulan adda yanlış yapıldığında çocuk hastalanmakta, adı taşıyamamakta ve ağır gelen ad değiştirilmedikçe iyileşmemektedir. Ad, kişinin niteliğine ilişkin bir bilgi içerdiğinden, olası düşmanlarca bilinmesi sakıncalı durumlar yaratabilir. Çünkü birine büyü yapabilmenin kapılarından biri adını bilmektir. Hamaset edebiyatında, filmlerde duyulan "Yiğidim, adını bağışlar mısın?" sorusu, kabaca ünsalma, taninıp tanınmama konusu değil, kendi hakkında önemli bir bilginin yabancı biri tarafindan öğrenilmek istenmesinin hoş karşılanmayabilmesinden kaynaklanmaktadır. Dursun, Durmuş, Satı, Satılmış, Hediye, Omür, Yaşar gibi adlar çocuk ölümlerine karşı tedbir olarak konulan adlardır. Bebekleri ölen aileler, bu adları tercih ederek, ad büyüsü yapmaktadırlar. "Satmak" kökünden türetilen adlarda, bebeğe musallat olan kötü ruhları, bebegin o aileye ait olmadiğına, başkasına satildığına inandırarak kandırma hilesi yatmaktadır. Bazı yörelerde bebek, "satıldıği" yeni anasının eteklerinin altından geçirilip yakasından çıkartılarak satma işlemi, gerçekte doğurma
Tarih