Ben umudumu kayb etiyimde ve yoluma devam edemiyorum diyince :
Bin bir hevesiyle bir yola revan olursun zaman geçer şevkin kırılır yorulursun ve dahi öyle bir vakit gelir ki kainattaki her bir şey sana karşı durur zannedersin , işte o vakit zinhar durmayasın yoluna devam edesin zira o vakit inşaatın değişeceyi vakitdir ihtimal ki yoluna çıkan sıkıntılar sana mani değil alamettir derdi salih hocam.
İnsan ve Duygular
Bir kadın asla üzülmemeli ama hamile bir kadın zinhar üzülmemeli. Çünkü bir annenin duygusal durumu, karnındaki çocuğu inanılmaz derecede etkiliyor…
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
'bir mektuba yazıldım, anlarsınız derdimi, rica etsem, bu hevesi bana bağışlar mısınız?' böyle hamiş olur mu, zinhar yakışık almaz, efendi ol, zarfa gir, hevesle oyun olmaz Haydar Ergülen
Şiir

KerZeY35

@kerzey35
·
Pul Nefes
mektubunuz kapandı dahi size açılmaz bir mahrem maceradır pul bekler kaçınılmaz şairlerin mazrufu bir küçük felsefeyse onlardan giden mektup samimi karşılanmaz Haydar Ergülen
Şiir
MÜSLÜMANIN "ATEİSTİ" OLUR AMA "AGNOSTİĞİ"...
İslâm'ın mürtedler hakkındaki sertliği bazılarına ziyâde geliyor. Ve üzerine ziyâde tartışmalar yaşanıyor. Bence bu tartışmalarda ıskalanan şeylerden birisi, Bediüzzaman Hazretlerinin de işaret ettiği, "kabul-i adem" ile "adem-i kabul" farkıdır. Kendisi bir yerde bunu şöyle beyan ediyor: "Hem kabul etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem-i kabul bir lâkaytlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu surette, çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise, o adem-i kabul değil, belki o kabul-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı hareket etmeye mecburdur." Yâni, adem-i kabul, "kabul yokluğu"dur ki ilgisizlik ile de olur. Fakat, kabul-i adem, "yokluğun kabulü" ilgisizlikle mümkün olmaz. Yokluğu kabullenen ilgilendiği şeyde "yokluk" hükmüne varmış demektir. Bu da karşı iddia sayılır. Karşı iddia karşı bir dâvadır. Karşı dâva da anarşidir. Bu yüzden Müslüman gibi Müslümandan agnostik çıkmaz-çıkamaz. Zîra, Müslümanlığı, o meselelerin zaten dünyasında varolmasını sağlamıştır. Mü'minler içinden "Ben agnostiğim!" diyenler, ya evvellerinde Müslüman değildirler; yâni isimleri/nesilleri Müslüman olsa da aslında dinî bir bilgiye hiç sahip olmamışlardır; veyahut da ateist olduklarını söylemek güç geldiği için agnostiklik tabiriyle onu yumuşatmaya gayret ediyorlardır. Evet, yine mürşidimin dediği gibi, "Onun aklı hareket etmeye mecburdur." Yâni, münkir, iddialarının zeminini içinde/dışında kurmak mecburiyetindedir. Eğer itikadının tartışmasına girmek istemiyorsa, yâni ateizmi iddia olarak ispatlamak güçlüğü nefsini zorluyorsa, "Ben agnostiğim!" der. Böylece ne deve ne kuş bir yaşamın mümkün olduğunu sanır. __Ancak İslâm müntesipleri konusunda uyanıktır. Bir Hristiyan'ın/Yahudi'nin ateist olmasıyla bir
Tefekkürât
MÜSLÜMAN KAVMİYETÇİLİK YAPAMAZ!..
Şunu kabul ediyorum: Böyle meselelerde kalem oynattığı hâlde "Kürtçülük" suçlamasına maruz kalmamak mümkün değildir. Ben de zaman zaman böyle ithamlara maruz kalıyorum. Yapacak bir şey yok. Fakat tekrar tekrar beyan etmekte beis görmem: Bence Müslüman Türkleri sevmek imândandır! İslâm'a büyük hizmetleri olmuştur. Hiçbir başka eyledikleri sayılmasa küffarın ağzına oturup onlarla bin sene cihad edişleri bile ümmetin onları senâ ile anmasına yeter. Ancak, dikkat buyurunuz, bu dahi bize "hakikatle oynama hürriyeti" vermiyor. Eğer böyle bir hak olsaydı, Aleyhissalâtuvesselâm Efendimizin içlerinden çıkışından dolayı, önce Arapların olurdu. Yâni onlar milel-i saireyi kendi milliyetlerinde garketmek/kaybetmek hakkını kazanırlardı. Cenâb-ı Hakîm böyle dilememiştir. O yüzden Araplar neseb işinde hassasiyet güderler. Herkesi kendi nesebine nisbet ederek anarlar. İslam tarihi boyunca yetişmiş ulemanın mübarek şecerelerine baktığınızda herkes yerli yerindedir. Arabîsi "Arabî"dir. Türkîsi "Türkî"dir. Kürdîsi "Kürdî"dir. Kaynaklarda bunlar mümkün mertebe zaptedilip tarihçe olarak sunulurlar. Bir de ulemayı bu şekilde nesebiyle birlikte bilmenin şöyle bir hikmeti vardır: O ulemaya muhabbetiniz sizi neseblerine/kavimlerine dönük de bir muhabbete götürür. Sözgelimi: Selman-ı Fârisî radyallahu anhı andığınızda "Fârisî" demek kalbinizi de dilinizle beraber terbiye eder. "Farslılara ırk üzerinden düşmanlık gütmemek" üzerine şekillendirir. __Yıllar önce "Bediüzzaman neden Muhammed-i Arabî (a.s.m.) diyor?" başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Orada merhum Esad Coşan Hoca'nın aktardığı bir hadisi zikretmiştim. Yerinden alıntılayayım: "Efendimiz (a.s.m.) Selman-ı Farisî'ye (r.a.) buyuruyor: "Ya Selman, bana kızma, yoksa dininden kopar gidersin." Hz. Selman (r.a.) bu emir
Bediüzzaman Said-i kurdi
“..canhıraş direndiğimiz yaşamak denen şu hengamede, kanla yazdığım bu bakir şiirleri; göz göre göre inkâr edişini zinhar affetmeyeceğim mahşerde bile…” Nil Kılınçoğlu