"roman ari olmamalı"
Böyle diyordu yazar. Gerçekten okuyacağım kitabı seçerken bu benim için önemli bir husus. Ve "hüznün fiziği" bununla birebir örtüşen bir kitap oldu.
Başlangıç doğum, son ölüm. Bir kaç perdede farklı suretlerde doğan ve ölen bir karakter. " Ben vardık" diyor.
İç içe geçmiş bu siluetler anlatıcının ileri empati özelliği ile başkalarının hayatının içinden geçmesi ile ortaya çıkıyor. Bazen bir günahın eseri Minotor oluyor, bazen dedesi, bazen babası, bazen herhangi bir başkası..
Labirentte hapsolmuş Minotor ile farklı bir özdeşlik kuruyor, dedesi ile bambaşka. Her bölümde farklı bir sekans karşınıza çıkıyor ve bence asıl keyifli olan bölüm kitabın ortalarında olayın çözülmeye başladığı ve hüznün tanımlandığı kısım.
Öykü tüccarıyım diyor Gospodinov. Öyküler herkesin görmediği, okumayı bilmediği saklı hazinelerdir benim için. Kimi insanın kirpiğinden damlar, kimi insanın ellerinden boy verir, kimisinin diline düğümlenir.
Bir bölümde ise çeşitli öyküleri topluyor tek tek heybesine, çünkü o insanların geçmişi ile beslenen, geçmişi özleyen ve hatta hayatı geriye dönük yaşamayı sağlayacak ütopik bir düzenin hayalini kuran biri.
"Kutularda her şeyden biraz olmalı. Özellikle de fısıldanan, gömülen, saklanan şeylerden. Kadraja girmeyenlerden, kalıcı olmayıp yok olanlardan, güz yaprağı gibi kuruyanlardan, sıcak bir öğle sonrası balık gibi bozulanlardan, süt gibi ekşiyenlerden, dibine işenmiş sardunya gibi solanlardan, armut gibi çürüyenlerden..."
Hayata dair detayların peşinde, biriktirmek, atlamamak, tekrar yaşamak istiyor her seferinde. Hüznü dağıtmak isterken daha çok eline yüzüne bulaştırıyor, çoğumuz gibi..
Hüzün, labirent, öykü, şehir, geçmiş, Minotor baskın imgeler arasında..
İzlek çeşitli gibi dursa da aslında, ana çerçevede bütünlük arz ediyor.