Yılmaz DALKIRAN profil resmi
Yılmaz DALKIRAN kapak resmi
Banka Çalışanı, Excel Eğitmeni, Veri Analizi Öğrencisi
Ekonometri
İstanbul
Erkek
20 okur puanı
09 Tem 2020 tarihinde katıldı.
Banka Çalışanı, Excel Eğitmeni, Veri Analizi Öğrencisi
Ekonometri
İstanbul
Erkek
20 okur puanı
09 Tem 2020 tarihinde katıldı.
  • 352 syf.
    ·8/10 puan
    Georges Perec’in ‘e’ harfini kullanmadığı roman olarak bilinen Kayboluş (La Disparition), Anton Ssliharf (Anton Voyl) isimli karakterin kaybolması ve ardından gelişen olayları anlatıyor. Düğümlerin çözülerek ilerlediği, fantastik unsurlar da katılmış, sürükleyici bir kurgusu var kitabın. “Büyük eylemler ancak yasaların suskun kaldığı anlarda patlak verir” ve “Sanat akrabadır savaş narasına” noktalarından yola çıkan Perec, Nazilerin yok ettiği ailesinin ortadan kaybolmasını, Fransızcada en çok kullanılan seslinharf olan ‘e’ harfi olmadan bir kitap yazarak anlatıyor. OuLiPo (Ouvroir de Littérature Potentielle - Potansiyel Edebiyat Atölyesi) grubunun da bir üyesi olan yazar, lipogram tekniğinin yanı sıra kaybetmeyi, boşluğu, suskunluğu muazzam edebi oyunlarla aktardığı bir eser çıkarmış ortaya. Türkçeleştirirken Cemal Yardımcı da ‘e’ harfi olan kelime hiç kullanmayarak aslına sadık kalmış. Türkçe alfabede 29 harf olduğu için 26 bölümlük romanı Türkçeleştirirken kendisi de 3 bölüm ilave eden çevirmen (bu bölümleri başında belirtiyor), bana kalırsa akıcılığın bir miktar sekteye uğramasına sebep olsa da bu eserin çevirisi için büyük bir övgüyü kesinlikle hak ediyor. Perec’in kaybettiği ailesi özelinde katledilen insanları, zengin bir hayal gücünün ürünü böylesi akıcı bir kurgu ve yine edebi bir dehanın eserini okuduğunu okura hissettiren biçimde edebiyatı kullanarak aktardığı Kayboluş, okunması gereken çok iyi bir eser.
  • 520 syf.
    Sancılı Bir Tarihin Kurgusu: Karakalpak Kızı

    Anahtar Kelimeler: Tulepbergen Kaipbergenov, Karakalpak Kızı, Sovyet Yönetimi, Basmacı Hareketi, Sosyoloji, Tarih, Kadın.

    Romanda, bir Karakalpak köyü olan Mangit'in Sovyet yönetiminden nasıl etkilendiği Cumagül isimli Mangitli bir kadın üzerinden anlatılıyor. Cumagül hem babası hem de kocasından eziyet görmüş ve kurtuluşu Sovyet yönetiminde görerek Sovyet saflarına katılmıştır. Fakat bir asker olarak değil fikri mücadele neferi olarak.

    Metin hem tarihi hem sosyolojik bir metindir. Tarihi boyutunu 1900'lerin başında yaşanan Sovyet devrimi, Basmacı hareketi gibi unsurlar oluşturur. Sosyolojik boyutu ise Sovyet yönetiminin toplumsal yaşamı etkileyişidir. Nitekim Mangit köyünün ismi daha sonra Bahtlı olarak değiştirilir. Hem bu noktada hem de romanın genelinde yazar, Sovyet yönetimini olumlayan bir konumdadır.

    Romanı ikiye ayırmak gerekir. Bir bölümü Mangitlilerin bireysel ilişkileri, gelenekleri, dramları ve çekişmeleri iken diğer bölüm Sovyet yönetim modeli ve Rusya topraklarında yaşanan sancılı değişimdir. Fakat bu iki bölüm ayrı ayrı ana bölümler değil birbirinin içinde erimiş bir bütündür. Bu iki damar otuz bölümde eş zamanlı olarak ilerler.

    Romanda genel olarak Sovyetler ile Basmacılar arasındaki mücadele anlatılır. Bu mücadele yalnızca askeri alanda değil toplumsal alanların birçoğunda da görülür: kadın hakları, eğitim, ekonomi modeli, yönetim biçimi...

    Özetle roman, Sovyet devrimini, bu devrimden etkilenen Mangit köyünden Cumagül üzerinden anlatır. Ayrıca romanda karakterlerin bireysel ilişkileri, aşk, kıskançlık gibi konular da işlenir.
  • Betül Erkanlı yorumladı.
    1750 syf.
    ·25 günde·5/10 puan
    “Savaş ve Barış” klasik kitaplar denilince akla gelen ilk kitaplardan biri… Yıllar geçse bile listelerin en üstünde kendine yer bulabilen bir eser… Kitabı tatil günlerimde okumak için almıştım. Çünkü kitabı aldığınız gibi kolay okunmayacak bir eser olduğunu anlıyorsunuz. 900’er sayfadan iki cilt halinde toplam 1800 sayfalık bir kitap. 15 tatilin sonlarına doğru kitabı elime alabildim. Okumaya başladım. Okur okumaz kendimi kitaptaki karakterlerin içinde kaybolmuş halde buldum. Karakterler benim dünyama girmeye başlayınca, ben onların dünyasında kayboldum. Hemen kitaba ara verdim. Bu kitap kesinlikle azar azar okunmalıydı. Öyle de yaptım, hızımı düşürdüm. Bu şekilde 10 günde bitireceğim dediğim kitabı, 25 günlük bir sürede bitirdim.

    Okuma yavaş devam edecektim fakat karakter sorununa bir çözüm bulmam gerekiyordu. Hemen interneti açıp araştırmaya yapmaya başladım. Bende oluşan kafa karışıklığının normal olduğunu gördüm. Çünkü 10-15 ana karakter etrafında şekillenen kitap yaklaşık 600 karakter barındırıyordu. Araştırmama devam ederken beni rahatlatan bir uygulama gördüm. Kitaptaki karakterlerin tanıtılmasında filminde oynayan kişilerin fotoğraflarına yer verilmişti bir sitede. Bende teker teker fotoğrafları kaydedip, yazıcıdan çıkardım. Daha sonra bunların altlarına isimlerini yazıp duvara yapıştırdım. Kitabı okudukça şemayı çıkarmaya başladım. Artık karakterleri tanımış ve aralarındaki bağlantıyı çözmüştüm. Fakat kitaptaki karakterlerin bu kadar fazla olması ve her karakter için iki–üç isim kullanılması okurken baya yorucu oluyordu. Kitabı okurken sadece beni yoran karakter çokluğu değil. Aynı zamanda yazı puntolarının küçük ve kitabın çok ağır olmasıydı. Belli bir süreden sonra elim ağrımaya başlıyordu. Bunlarla beraber kitabı okumaya başladım.

    Kitap maalesef hem beni yordu hem de beklentilerimin altında kaldı. İlk olarak çevirisi çok kötü bir şekilde yapılmıştı. Kitabı Can Yayınlarından almıştım. Fakat kitap hem Fransızca hem de Rusça konuşmalar içeriyordu. Çevirmen nedense kitapta geçen Fransızca konuşmaları orijinal diliyle yani Fransızca yazmış. Türkçe karşılıklarını ise dipnot olarak vermişti. Kitabın nerdeyse çeyreği Fransızca konuşmalar içeriyordu. Haliyle bazı sayfalarda neredeyse sayfanın tamamı dipnottu. Bu şekilde, zaten zor okunan kitabın okuması daha da zorlaşıyordu. Bir düşünün bir sayfayı okurken 8 tane cümle için dipnota bakmanız gerekiyor. Sadece bir sayfayı okurken bile 8-10 kere dipnota bakmanız haliyle sizi epey yavaşlatıyor ve konudan uzaklaştırıyordu. Çevirmenin neden böyle yaptığını bir türlü anlayamadım. Kitabın çevirmeni de az buz biri değil ki: Nazım Hikmet… Hemen tekrar kitaba ara verip Nazım Hikmet’in neden kitabı böyle çevirdiğini araştırmaya başladım fakat bir türlü bunun nedenini bulamadım. Araştırma devam ederken Tolstoy’un bir gazete de yazdığı yazıyı gördüm. İşin gerçeği Tolstoy kitabı bu şekilde yazmış. Fransızca geçen konuşmaları aynen orijinal haliyle verip dipnot olarak Rusça açıklama vermiş. Nazım Hikmet’te kitabı çevirirken orijinaline sadık kalmaya çalışmış. Okumak isteyenler için tavsiyem kitabı almadan önce bu konuya dikkat etmeleridir. En azından can yayınlarından almanızı tavsiye etmiyorum. Çünkü bu şekilde kitabı okurken çoğu yeri anlamanız olanaksızlaşıyor.

    Klasik eserlerin en büyük özelliği sadece o dönemle ve mekânla sınırlı kalmayıp hem dünyaya hem de çağlar ötesine sesleniyor olmasından kaynaklanır. İçerdiği muhteva açısından evrensel olmalıdır. “Savaş ve Barış”ı okudum, bitirdim. Kitabı evrensel olma konusunda sıkıntılı buldum. Kitap tamamen Napolyon’un Rusya seferini ve Rusların zaferini anlatıyor. Tamamen Rusya tarihini anlatan tarihi roman diyebiliriz. Tarihi anlatırken yazar kendine üç aile seçiyor ve bunlar üzerinden 20 yıllık bir süreci, savaşı merkeze koyarak anlatıyor. Bu aileler ve kişileri seçerken de elit tabakadan insanları seçiyor. Neredeyse halktan kimseye yer vermiyor. Tolstoy bunun sebebi açıklarken de halktan kişililerin dikkat çekmeyeceğini ve onları yazmayı sevmediğini söylüyor. Peki, halkı anlatmayı sevmeyen bir yazar, nasıl başarılı bir yazar sayılabilir?

    Bir savaş kitabı evrensel olmaktan uzaksa siz ondan ne beklersiniz? Size o savaşı okurken yaşatmasını, sizi savaşın içine sokmasını, savaşı bizzat hissetmenizi… Peki, “Savaş ve Barış” savaş hissini size tam olarak yaşatıyor mu? Aklım bir savaş hissini bile size yaşatamayan bir savaş kitabının bu kadar değerli olmasını kabullenemiyor.

    Bir yazar bu kadar kalın bir kitapta savaş hissini size veremiyorsa kitaptan ne beklersiniz? Akıcı olmasını… Daha doğrusu tüm romanların zaten akıcı olması gerekir. Akıcı bir roman her zaman başarılı bir roman da olmuştur. “Savaş ve Barış” ise akıcılıktan çok uzak. Kitap boyunca merak duygusu nerdeyse yok diyecek kadar az. Daha siz kitaba başlar başlamaz yazarın romanı kesip araya girmesiyle savaşı Fransa’nın kaybedeceğini anlıyorsunuz. Bu yenilginin, Napolyon’un Moskova’yı almasından sonra olacağını da öğreniyorsunuz. Onun dışında kitabın başkarakterlerinden biri olan Andrey’in savaşta öleceğini, Piyer’in Nataşa ile evleneceğini hemen anlıyorsunuz. Yazar da bu konuyu ( Olayları okuyucuya önceden romanı kesip arada vermeyi) yazısında belirtmiş ve bunun Rus edebiyatının diğer edebiyatlardan olumlu bir farkı olduğunu anlatmış. Ama ben pek olumlu bir fark olarak göremedim.
    Peki, kitapta hiç mi güzel taraf yok? Tabi ki var. Fakat biz kitabı incelerken dünyanın en iyi romanı diye inceliyoruz. Bu gözle baktığımız da bu yönleri görüyoruz. Yoksa evet 3. Sınıf bir yazar tarafından yazılmış bir roman olsa, şimdi bu kadar eleştirmez. Kitabın iyi yönlerini açıklardım.

    Sonuç olarak kitabın saydığım bu olumsuz yönleri ile beraber baya bir zamanınızın bu kitaba harcanacak olması, fiyat maliyetinin yüksek olması ve bu zaman zarfında çok daha iyi kitaplar okuyabileceğimizi düşünürsek kitabı okumayabiliriz.

    Vesselam…
    Betül Erkanlı
    İncelemeniz için çok teşekkürler elinize sağlık. Aradan yıllar geçmiş siz yazalı ama kitabı bir süredir okuyorum ve sorunun bende olduğunu düşünüyordum incelemenizi görene kadar. İş bankasından okuyorum ve fransızca anlatım beni de çok yoruyor, ayrıca savaş dönemini anlatan farklı eserlerle kıyaslandığında oldukça sönük kaldığını düşünüyorum ve nasıl bu kadar sevildiğini bir türlü anlayamıyorum.
    Hüseyin DEMİR
    O konuyu bende bir türlü çözüme kavuşturamadım
  • 108 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10 puan
    İtiraflarım/Tolstoy
    Kitabın ilk sayfasında öyle bir cümleyle karşılaştım ki, Tolstoy amcamı neden sevdiğimin cevabıydı bu cümle;
    Gördüm ki, ben yalnızca Tanrı'ya inanınca yaşıyordum. Eskiden olduğu gibi şimdi de öyleydi:Tanrı'yı düşüneyim, yetiyordu, canlanıverıyordum. Onu unutayım, ona inanmayayım, o zaman hayat da yok oluyordu...

    İtiraflarım, öyle günlük yaşamda karşılaştığımız ya da çocukluk zamanlarımızın afancalık ve yaramazlıklarından oluşan bir itiraf değil. Daha kapsamlı ve bir yazar için oldukça cesaret isteyen, hayatının dönüm noktalarını, fikir olarak değişimlerinin anlatıldığı bir kitap. Değişim müthiştir, bunu kabullenmek en büyük adımdır. Değişimi kabul edip kendisine itiraf eden insan hayat yolunun ilk basamağını atmıştır. Degişmek, gelişmektir ve gelişmek, büyümektir ve büyümek, olgunlaşmak, tecrübe kazanmaktır. Okumaksa tüm bunların anahtarıdır bana göre. Bu nedenle değişimden korkmamak bu anlamda cesaretli olmak gerektiğine inanıyorum.
    Tolstoy'um bu anlamdaki gelişimini anlatmış ve çok da iyi yapmış bu kitabımda. Aileden gördüğü dini eğitim ve yönlendirme ile sıradan bir inançla yetişip, sonrasında sorgulamaya başladığında tamamen çıkmaza sürüklenen, orta yaş bunalımları...
    Ve tekrar arayışlar sorgulamalar, sonrasında inanç sistemine giriş yapıp, burada olan biten tüm hurafe ve kendisini hep üstün gören din adamlarını eleştirmeye başlamış. Benim dediğim doğrudur diyen din adamlarından uzaklaşmış Tolstoy. Halkın arasına karışmış ve onların yaşamlarını gözlemlemiş. Sonrasında onu rahatlatan, huzur veren şeyin inanmak olduğunu keşfetmiş ve bunun sadece sevgiden, insanları sevmekten geçtiğinin altını kalın kalın çizmiş...

    "O yılları, dehşete düşmeden, iğrenmeden ve yüreğimde derin bir sızı duymadan hatırlayamıyorum. Savaşta insanlar öldürdüm, insanları düelloya zorladım, kumarda para yedim, köylülerin çalışmalatını engelledim, onları cezalandırdım, sefih bir hayat sürdüm, insanları aldattım. Yalan, hırsızlık, her çeşit şehvet, sefahat, ırza geçme, öldürme... İşlemeyeceğim suç yoktu."

    "Şüphelenmeye götüren ilk saik, bu inancın fahipleri arasındaki çekişmeyi fark etmemdi. Bir kısmı diyordu ki, biz en iyi ve en yararlı hocaları, biz nasıl olunması gerektiğini öğretiyoruz, ötekiler yanlış öğretiyor. Ve hepsi tartışıyor, kavga ediyor, birbirlerini alaya alıyorlardı. Üstelik aramızda öyleleri de vardı ki, bunlar, kimin haklı kimin haksız olduğuna hiç önem vermiyor, bu faaliyetlerimizde sadece kendi çıkarlarının peşindeydiler. İşte bütün bunlar, bizim inancımızın doğruluğundan şüphe uyandırıyordu."

    Tolstoy'un bu eseri, 1882'de ilk defa Rus Düşüncesi dergisinde tefrika edilmiş. Dergi hemen toplattırılmış ve yasanlanmış. Eserin kitap olarak ilk baskısı 1886 yılında, yabancı bir dilde, Tolstoy'un denetiminden geçmiş olan şekliyle almanca olarak yayınlanmış.
    Tüm bu olup bitenler bize gösteriyor ki, aykırı olmak ya da düşünmek bazılarını korkutuyor. Oysa beyaz en çok siyahın yanın da güzel durur. Bizi biz yapan farklılıklarımızdır...
    Kitapla ve sevgiyle kalın...
  • 413 syf.
    ·6 günde·10/10 puan
    Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel kitabı bazı yayınevlerinde Gün Uzar Yüzyıl Olur şeklinde çevrilmiştir. İçeriği ile ismi bütünleşik böylesine kitaplara çok nadir rastlanır diye düşünüyorum. Gün uzar yüzyıl olur. Bir gün bir insana nasıl yüzyıl gelebilir diye düşünüldüğünde elbette akla bir ölüm gelir ve o an geldiğinde insan kendini zamandan soyutlar ve çok farklı bir boyutta geçmişi ve anıları ile yüzleşir.

    Kitap bir tilki üzerinden bozkırın betimlemesi ile başlar ve okur, o betimlemelerde daha ilk andan Aytmatov’a hayran kalır. Hayran kalmamak elde mi! Okuru mest etmek için kelimeleri ve cümleleri usta kaleminin mürekkebini herhangi bir kâğıt parçası ile buluşturması yeterli. Aytmatov da gözlemlediğim sadece betimleme yeteneği mi kesinlikle hayır. Tüm samimiyetimle ifade etmek isterim; ben bu zamana kadar okuduğum kitaplar arasında böyle bir anlatım biçimi görmedim. Aytmatov bir olayı anlatırken kimi zaman bireyler üzerinden, kimi zaman tren gibi cansız nesneler üzerinden kimi zamanda kuş veya tilki gibi bir hayvan üzerinden yazımını güçlendiriyor. Sanki elinde bir kamera varmışçasına farklı farklı açılardan olayı, bireyleri ve ruh hallerini okuyucuya gösterircesine yazımda bir ustalık sergiliyor.

    Aytmatov’un kitabında oluşturduğu karakterler hayatın içerisinden basit ama hep iyi insanlardı benim nazarımda. Öyle ki Aytmatov kötü karakter dahi yaratamayacak kadar iyi bir insan izlenimi bıraktı bende. Peki, kitapta kötü olan neydi? Kitapta kötü olan devlet ve politikalarının yanında doğru ve yanlışı ayırt ederken başkasının vicdanlarına sığınan bireylerdi.

    Kitap bünyesinde farklı farklı efsanelerde Aytmatov’un usta kalemi ayrıcalığı ile okura yansıtılmıştır. Mankurt efsanesi, Ana-Beyit efsanesi, Raymalı Ağa efsanesi gibi. Okuyup da hüzünlenmemek ve ders almamak bir okuyucu için büyük bir kayıp olurdu.

    Okur, Sarı Özek Bozkırının ıssızlığında yaşam mücadelesi veren insanların iç ısıtan hikâyelerini okurken insanın ne kadar erdemli ve önemli bir varlık olduğu kanısına varırken diğer yandan Uzay hikâyelerine geçildiğinde, aslında aynı insanın ne kadar aciz ve küçük bir varlık olduğu kanısına vararak çelişkiye düşebiliyor.

    Gün Uzar Yüzyıl Olur, benim nezdimde her bir bireyin okuyup üzerine konuşması ve edinimler elde etmesi gereken bir kitaptır. Okuma kararı alıp okuduktan sonra beğenmeyen olursa beni bulabilir herkese keyifli okumalar dilerim.

    Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi...
    Bu yerlerde demir yolunun her iki yanından ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek uzar giderdi.
    Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demir yoluna göre hesaplanırdı...
  • 413 syf.
    ·4 günde·Beğendi·7/10 puan
    Cengiz Aytmatov'un sanırsam okuduğum dördüncü kitabıydı ve bariz şekilde bir ayrıntı dikkatimi çekti. Sevgili yazarımızın dört kitabında da savaş, illa ki bi yerlerde geçiyor. Aileler savaşlardan etkileniyor veya oğullarını savaşa gönderiyorlar. Hep bir çekilmişlik havası var. Sonra kendimce zor olmayan bir sonuca vardım. (Aslında bu sonuca herkes kolaylıkla varabilir veya çoktan varmışlardır.) Yazarlar, gerçekten de eserlerinde çevresinden, yaşadıklarından etkileniyor. Edebiyat dersinde bundan bize çok bahsettiler ama kalıplaşmış bir cümle oldu gitti zamanla. Anlamına varamamıştım. Ama bunu Cengiz Aytmatov bana kesinlikle kanıtlamış oldu. Sizlerde yazarın hayatını ve kitaplarını okuduysanız bana hak verirsiniz. Cengiz Aytmatov'u bilmeyenler için, yazarın kitapları yanı sıra hayatını da bir okumanızı isterim. Babasının savaşta katledilmesinden dolayı yetim büyümesiyle başlar hayatı. Ve ikinci dünya savaşının yokluğunu sıkıntılarını her şeyiyle yaşayan yazarımız bunları da her kitabına işlemiş. İşte benimde dikkatinize parmak bastırmak istediğim nokta da tam buydu. Basit gibi görünüyor ama beni etkileyen bir durum. Düşünür müsünüz? Hayatınız sıkıntılarla geçiyor, yetim büyüyorsunuz, savaş var, yokluk çekiyorsunuz; tarlada, dağda, bayırda çalışıyorsunuz, sevdiklerinizi ölüme gönderiyorsunuz. Düşünün, hayatınızda savaş var. Neticesinde siz bir yazarsınız ve roman yazıyorsunuz. Gördüklerinizden, çektiklerinizden, yaşadıklarınızdan başka neleri bu kadar iyi yazabilirsiniz? Ya da sizden hiç yaşamadığınız bilmediğiniz bir hayatı yazmanızı isteseler ne kadar başarılı olabilirsiniz? Dolayısıyla Sevgili Cengiz Aytmatov'un(bütün yazarların) gördüklerinden bağımsız bir şekilde yazabilmesi mümkün değildi. Ve yazarın gördükleri kötü olunca, okuyucu da bir kötü oluyor. Bu sebeple Cengiz Aytmatov'un yeri bende çok farklıdır. Bu söylediklerimin üstüne, yazarın kaleminin gücü de eklenince "Cengiz Aytmatov bir efsanedir." diye temize çekerek, bu konuyla ilgili son noktamı koyuyorum.

    Kitaba gelecek olursak:
    İçinde farklı insanların farklı yaşamları var. Ve hepside çok tatlılar. Kitabın baş kahramanının farklı zamanda ki anılarına, ara ara dönüş yaparak bu hikayelere tanık olmamızı sağlamış sevgili yazarımız. Biraz da, o zaman ki siyasi rejim hakkında mesajlar verilmiş.

    Cengiz Aytmatov'un anlatımındaki samimiyeti ben çok az yazarda hissediyorum. (Muhtemelen kişiden kişiye değişen bir durumdur bu.) Hatta en samimi bulduğum yazar diyebilirim. Bunun nedeni olayların beni etkilemesi midir yoksa karakterlerin çok bizden olması mıdır bilmiyorum. Bu romanda da aynı şekilde herşey yerli yerinde, olması gerektiği gibi. Hikâye gayet abartısız ve sade. Ve bir de betimlemeler... Yazarımız bu konuda kuşkusuz çok iyi. Kendisine malzeme olarak bir tahta verseniz, onu çok rahatlıkla ağaca dönüştürebilir. Sizde "ben bu ağacı nasıl oldu da tahta gördüm" dersiniz.(Keşke tahta olan insanları da ağaç olarak görebilseydik. En azından oksijen tüketimi azalırdı. Ya da hergün tahta insan göreceğimize ağaç görürdük. Yeşillik şart.) Kitabın anlatım biçimi diğer kitaplarına göre farklıydı. Ama bu farklılık daha da güzel olmuş. Sakın diğer kitaplarında ki anlatımlar kötü sanmayın. Sadece bu sefer iyinin de iyisi olmuş.

    Yazar, her kitabında olduğu gibi kahramanlarını çok candan işlemiş. Özellikle baş kahramanımız "Yedigey" karakteri beni çok etkiledi. Onun gibi iyi niyetli insanlar herhalde pek yoktur. Kahramanımız başkalarının acılarına ortak oluyor. Temiz yürekli Yedigey!

    Çiçek kokan bu eseri okumalı. Hasta Roman okuyucuları kesinlikle es geçmemeli. Tahta kafalılar da okumalı. Belki ağaç olmasını öğrenirler. Yeşillik şart tabiki.

    Trenler bir yerlere gitsindi gelsindi, gitsindi gelsindi ama Yedigey hep iyi olsundu...

    Saygılarımla...
  • 1750 syf.
    ·25 günde·5/10 puan
    “Savaş ve Barış” klasik kitaplar denilince akla gelen ilk kitaplardan biri… Yıllar geçse bile listelerin en üstünde kendine yer bulabilen bir eser… Kitabı tatil günlerimde okumak için almıştım. Çünkü kitabı aldığınız gibi kolay okunmayacak bir eser olduğunu anlıyorsunuz. 900’er sayfadan iki cilt halinde toplam 1800 sayfalık bir kitap. 15 tatilin sonlarına doğru kitabı elime alabildim. Okumaya başladım. Okur okumaz kendimi kitaptaki karakterlerin içinde kaybolmuş halde buldum. Karakterler benim dünyama girmeye başlayınca, ben onların dünyasında kayboldum. Hemen kitaba ara verdim. Bu kitap kesinlikle azar azar okunmalıydı. Öyle de yaptım, hızımı düşürdüm. Bu şekilde 10 günde bitireceğim dediğim kitabı, 25 günlük bir sürede bitirdim.

    Okuma yavaş devam edecektim fakat karakter sorununa bir çözüm bulmam gerekiyordu. Hemen interneti açıp araştırmaya yapmaya başladım. Bende oluşan kafa karışıklığının normal olduğunu gördüm. Çünkü 10-15 ana karakter etrafında şekillenen kitap yaklaşık 600 karakter barındırıyordu. Araştırmama devam ederken beni rahatlatan bir uygulama gördüm. Kitaptaki karakterlerin tanıtılmasında filminde oynayan kişilerin fotoğraflarına yer verilmişti bir sitede. Bende teker teker fotoğrafları kaydedip, yazıcıdan çıkardım. Daha sonra bunların altlarına isimlerini yazıp duvara yapıştırdım. Kitabı okudukça şemayı çıkarmaya başladım. Artık karakterleri tanımış ve aralarındaki bağlantıyı çözmüştüm. Fakat kitaptaki karakterlerin bu kadar fazla olması ve her karakter için iki–üç isim kullanılması okurken baya yorucu oluyordu. Kitabı okurken sadece beni yoran karakter çokluğu değil. Aynı zamanda yazı puntolarının küçük ve kitabın çok ağır olmasıydı. Belli bir süreden sonra elim ağrımaya başlıyordu. Bunlarla beraber kitabı okumaya başladım.

    Kitap maalesef hem beni yordu hem de beklentilerimin altında kaldı. İlk olarak çevirisi çok kötü bir şekilde yapılmıştı. Kitabı Can Yayınlarından almıştım. Fakat kitap hem Fransızca hem de Rusça konuşmalar içeriyordu. Çevirmen nedense kitapta geçen Fransızca konuşmaları orijinal diliyle yani Fransızca yazmış. Türkçe karşılıklarını ise dipnot olarak vermişti. Kitabın nerdeyse çeyreği Fransızca konuşmalar içeriyordu. Haliyle bazı sayfalarda neredeyse sayfanın tamamı dipnottu. Bu şekilde, zaten zor okunan kitabın okuması daha da zorlaşıyordu. Bir düşünün bir sayfayı okurken 8 tane cümle için dipnota bakmanız gerekiyor. Sadece bir sayfayı okurken bile 8-10 kere dipnota bakmanız haliyle sizi epey yavaşlatıyor ve konudan uzaklaştırıyordu. Çevirmenin neden böyle yaptığını bir türlü anlayamadım. Kitabın çevirmeni de az buz biri değil ki: Nazım Hikmet… Hemen tekrar kitaba ara verip Nazım Hikmet’in neden kitabı böyle çevirdiğini araştırmaya başladım fakat bir türlü bunun nedenini bulamadım. Araştırma devam ederken Tolstoy’un bir gazete de yazdığı yazıyı gördüm. İşin gerçeği Tolstoy kitabı bu şekilde yazmış. Fransızca geçen konuşmaları aynen orijinal haliyle verip dipnot olarak Rusça açıklama vermiş. Nazım Hikmet’te kitabı çevirirken orijinaline sadık kalmaya çalışmış. Okumak isteyenler için tavsiyem kitabı almadan önce bu konuya dikkat etmeleridir. En azından can yayınlarından almanızı tavsiye etmiyorum. Çünkü bu şekilde kitabı okurken çoğu yeri anlamanız olanaksızlaşıyor.

    Klasik eserlerin en büyük özelliği sadece o dönemle ve mekânla sınırlı kalmayıp hem dünyaya hem de çağlar ötesine sesleniyor olmasından kaynaklanır. İçerdiği muhteva açısından evrensel olmalıdır. “Savaş ve Barış”ı okudum, bitirdim. Kitabı evrensel olma konusunda sıkıntılı buldum. Kitap tamamen Napolyon’un Rusya seferini ve Rusların zaferini anlatıyor. Tamamen Rusya tarihini anlatan tarihi roman diyebiliriz. Tarihi anlatırken yazar kendine üç aile seçiyor ve bunlar üzerinden 20 yıllık bir süreci, savaşı merkeze koyarak anlatıyor. Bu aileler ve kişileri seçerken de elit tabakadan insanları seçiyor. Neredeyse halktan kimseye yer vermiyor. Tolstoy bunun sebebi açıklarken de halktan kişililerin dikkat çekmeyeceğini ve onları yazmayı sevmediğini söylüyor. Peki, halkı anlatmayı sevmeyen bir yazar, nasıl başarılı bir yazar sayılabilir?

    Bir savaş kitabı evrensel olmaktan uzaksa siz ondan ne beklersiniz? Size o savaşı okurken yaşatmasını, sizi savaşın içine sokmasını, savaşı bizzat hissetmenizi… Peki, “Savaş ve Barış” savaş hissini size tam olarak yaşatıyor mu? Aklım bir savaş hissini bile size yaşatamayan bir savaş kitabının bu kadar değerli olmasını kabullenemiyor.

    Bir yazar bu kadar kalın bir kitapta savaş hissini size veremiyorsa kitaptan ne beklersiniz? Akıcı olmasını… Daha doğrusu tüm romanların zaten akıcı olması gerekir. Akıcı bir roman her zaman başarılı bir roman da olmuştur. “Savaş ve Barış” ise akıcılıktan çok uzak. Kitap boyunca merak duygusu nerdeyse yok diyecek kadar az. Daha siz kitaba başlar başlamaz yazarın romanı kesip araya girmesiyle savaşı Fransa’nın kaybedeceğini anlıyorsunuz. Bu yenilginin, Napolyon’un Moskova’yı almasından sonra olacağını da öğreniyorsunuz. Onun dışında kitabın başkarakterlerinden biri olan Andrey’in savaşta öleceğini, Piyer’in Nataşa ile evleneceğini hemen anlıyorsunuz. Yazar da bu konuyu ( Olayları okuyucuya önceden romanı kesip arada vermeyi) yazısında belirtmiş ve bunun Rus edebiyatının diğer edebiyatlardan olumlu bir farkı olduğunu anlatmış. Ama ben pek olumlu bir fark olarak göremedim.
    Peki, kitapta hiç mi güzel taraf yok? Tabi ki var. Fakat biz kitabı incelerken dünyanın en iyi romanı diye inceliyoruz. Bu gözle baktığımız da bu yönleri görüyoruz. Yoksa evet 3. Sınıf bir yazar tarafından yazılmış bir roman olsa, şimdi bu kadar eleştirmez. Kitabın iyi yönlerini açıklardım.

    Sonuç olarak kitabın saydığım bu olumsuz yönleri ile beraber baya bir zamanınızın bu kitaba harcanacak olması, fiyat maliyetinin yüksek olması ve bu zaman zarfında çok daha iyi kitaplar okuyabileceğimizi düşünürsek kitabı okumayabiliriz.

    Vesselam…
  • Merve Taşdemir yorumladı.
    261 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10 puan
    Kitap sanıldığının aksine İkinci Dünya Savaşından kaçan çocukları değil Üçüncü Dünya Savaşında atom bombalarından korunmak için aileleri tarafından uçakla güvenli bir yere gönderilen çocukları anlatmaktadır. Bu sebeple kitap kurgusal bir niteliktedir ve kurgu türü içinde değerlendirilir.

    Yaşları beş ile on üç arasında değişen İngiliz çoçuklarını taşıyan bir yolcu uçağının düşman tarafından vurulmasıyla ya da teknik bir arıza sonucu ıssız bir adaya düşmesini konu edinir. Tüm çocuklar hayattadır. Pilot ve diğer mürettebat ölmüştür.

    Çocuklar başta ne yapacaklarını bilemez ve ıssız bir ada mahsur kaldıklarını yaptıkları bir keşif sonucu öğrenirler. Tüm çocukları bir arada tutan ise şeytan minaresi biçimindeki bir deniz kabuğudur. Ralph bu deniz kabuğunu üflemeli bir enstrüman olan borazan gibi kullanır ve tüm çocukları bir araya toplar. Aralarında yaşça en büyük çocuk olması ve güçlü bir yöneticilik özelliği ile çocukların lideri olur. Adada hayatta kalmak ve yardım çağırmak için sürekli toplantı yapar. Organize olmanın ve birlikte yaşamanın önemini bildiği ve karşılaştıkları türlü zorluklarla baş edebilmek için toplantı yapmayı tercih eder. Başına buyruk hareket etmeyi sevmez ve daima herkesin görüşünü dinler; onlara deniz kabuğu ile söz hakkı verir. Bu yönüyle Ralph demokrasinin gücüne inanan iyi bir sivil lideri simgeler. Jack ise Ralph'ten bir yaş küçük, avlanmaya meraklı, demokrasiye inanmayan başına buyruk bir kişiliktir. Başlarda Ralph ve Jack iyi birer arkadaş olmasına rağmen Jack'in iktidarı ele geçirme arzusu ve güçlü av isteği yüzünden araları bozulur.

    Jack de bir liderdir. Fakat Ralph gibi iyi bir lider değildir. Koro üyesi çocuklara verdiği askeri emirler onu merhametsiz bir önder kılmaktadır. Ralph ile aralarının bozuk olmasına rağmen başta ona karşı sakıngan bir tavır içindedir. Hatta ikilinin arasında geçen kavgada bile Jack, Ralph'e zarar verme derdinde değil onu kendi buyruğu altına alma savaşındadır. Bu yönüyle Jack saf bir kötülüğü simgelememektedir. Hırslı bir iktidar sevdalısını betimlemektedir.

    İlerleyen süreçlerde Jack ilkel dürtülerine hâkim olmaz ve avlanma isteğini bastıramaması yüzünden Ralph'in grubundan ayrılır. Kendine ait bir şiddet krallığı kurar. Çocukların büyük çoğunlu da onunla domuz avlamaya gitmiştir. Domuzcuk, Sam ve Eric'le birlikte dört kişilik bir grubu yönetmeye çalışan Ralph'in ise tek derdi adadaki ateşi sürekli yanar durumda kılmak ve yardım için gelecek gemiler için oluşturacakları işaretin sürekli çalışır olmasını sağlamaktır.

    Gün geçtikçe daha da zıvanan çıkan Jack ve grubu, adadaki tek korku unsuru olan Canavar'ı öldüremeyeceğini anlar ve ona adaklar sunmak için avladıkları bir domuzun başını kazığın üzerine oturturlar. Sineklerin bu kesik domuz başına dadanmasıyla kitap ismini de almış olur. Sineklerin Tanrısı adadaki kötülüğün ve şiddetin simgesidir. Antik dönem Filistinlilerin taptığı Ba'al Zəvûv (Beelzebub) adlı tanrıdan başkası değildir. Kimi zaman alegorik bir şekilde Simonla konuşur.

    Simon karanlıktan korkmayan hakikati aramak için gece bile adada gezebilen tek çocuktur. Diğer çocukların korkulu rüyası olan Canavar'ın ölmüş bir pilotun ağaçta paraşütü ile birlikte asılı kalmış olduğunu keşfeder. Bunu diğer çocuklara anlatmak için gittiğinde ise Jack ve grubunun av dansı arasında kalır. Fırtına ve karanlık yüzünden Simon'u Canavar sanan çocuklar onu vahşice öldürür. Simon ölmeden önce bile çocuklara hakikatı söylemenin derdindedir. Bu yönüyle Simon adadaki sezgisel yetenekleri olan ve hakikati arayan bir filozofu simgeler.

    Domuzcuk adadaki en akıllı kişi olmasına rağmen diğer çocuklardan yoksul bir aileden gelmesiyle ayrılır. Bu sınıf ayrımı onu tek arkadaşı olan Ralph ile yakınlaştıracaktır. Çünkü Ralph demokrasiye bağlı, sınıf ayrımına inanmayan ve tüm insanların birlikte huzur içinde yaşamasını savunan iyi kalpli bir liderdir. Domuzcuk ise aklı temel alan biri olduğu için rasyonel tavırlar sergileyen Ralph ile beraber olmayı tercih eder.

    Kitap Ralph ve Jack arasındaki acımasız bir iktidar mücadelesini konu edinir. Yaşca küçük olmalarına rağmen çocukların yalnız olduklarında birer iyilik meleği olarak kalmayacaklarını kendi ilkel dürtüleri ile neler yapabileceklerini anlatır. Kitabın sonlarına doğru bu ilkel dürtüler daha vahim sonuçlara yol açacaktır.

    Kitap Eleştirisi

    Sineklerin Tanrısını iki kez okumuş biri olarak bu kitabın bir çocuk kitabı olmadığını baştan belirtmekte fayda var. Çocukları pedagojik bir deneye tabi tutan bir bilim insanının anlattığı bir roman gözüyle bakabilirsiniz. Yayınladığı yıl yazın dünyasına büyük bir ses getirmiş ve 1983 yılında Nobel Edebiyat Ödülüne lâyık görülmüştür.

    Kitabın akıcılığı oldukça iyi düzeyde. Başladıktan sonra elinizden düşürmek istemeyebilirsiniz. Dört - beş saatte ise tüm kitabı okuyabilirsiniz. Açık, sade ve yalın bir anlatım tercih edilmiş. Minâ Urgan'ın temiz çevirisi ile okuyucuya sürükleyicilik hissi oldukça başarılı bir şekilde verilmiş.

    Kitabın son bölümündeki analiz ile kitabın neden bir çocuk romanı olmadığı, aslında neyi anlatmak istediği ve kitabın nasıl Nobel Edebiyat Ödülüne lâyık görüldüğü latife bir şekilde anlatılmış. Bu sebeple kitabın çevirmeni olan Minâ Urgan'ın son sözünü okumanızda fayda var.

    Hiçbir zaman sizi sıkmayacak, betimlemelere az yer verilen, yalın ve sürükleyici bir kitap Sineklerin Tanrısı. Yaşamında belirli bir olgunluğa erişmiş herkesin okuması ve kitaplığında bulundurması gereken nadir başyapıtlardan biri.
    Merve Taşdemir
    İngiliz edebiyatı derslerinde sürekli olarak okutulan bir eser , harika inceleme olmuş elinize sağlık !
    Serkan Kaçar
    Harika bir kitap İngiliz Edebiyatı okumadığıma pişman oldum yine.
Banka Çalışanı, Excel Eğitmeni, Veri Analizi Öğrencisi
Ekonometri
İstanbul
Erkek
20 okur puanı
09 Tem 2020 tarihinde katıldı.
2021
2/20
10%
2 kitap
718 sayfa
2 inceleme
13 günde 1 kitap okumalı.

Şu anda okuduğu kitap

  • Tatar Çölü

Okuduğu kitaplar 42 kitap

  • Çavdar Tarlasında Çocuklar
  • Da Vinci Şifresi
  • Çocuk Kalbi
  • Gün Uzar Yüzyıl Olur
  • Karakalpak Kızı
  • Fedailerin Kalesi Alamut
  • Savaş ve Barış (2 Cilt Takım)
  • Karamazov Kardeşler
  • İlahi Komedya
  • Korku Üzerine

Okuyacağı kitaplar 27 kitap

  • Kurtlarla Koşan Kadınlar
  • Don Quijote
  • Kolera Günlerinde Aşk
  • Tutiname
  • Malte Laurids Brigge'nin Notları
  • Şeytanın İksirleri
  • Şer Saati
  • Madrabaz Kvaçi
  • Zeliş
  • Çulluk

Kütüphanesindekiler 41 kitap

  • Karakalpak Kızı
  • Da Vinci Şifresi
  • Çocuk Kalbi
  • Gün Uzar Yüzyıl Olur
  • Karamazov Kardeşler
  • Savaş ve Barış (2 Cilt Takım)
  • Fedailerin Kalesi Alamut
  • İlahi Komedya
  • Korku Üzerine
  • Tutunamayanlar

Beğendiği kitaplar 28 kitap

  • Karakalpak Kızı
  • Da Vinci Şifresi
  • Çocuk Kalbi
  • Karamazov Kardeşler
  • Savaş ve Barış (2 Cilt Takım)
  • Fedailerin Kalesi Alamut
  • İlahi Komedya
  • Korku Üzerine
  • Tutunamayanlar
  • Suç ve Ceza