“Ağa ölür, yerine kardeşi gelir. Bey gider, yerine beyzade oturur. Ama zulüm aynı zulüm.”
İnce Memed 2, yalnızca bir eşkıyanın değil, toprağa bakıp gökyüzünü unutan bir halkın hikâyesidir. Yaşar Kemal, bu romanda bir halkın kaderle kurduğu sessiz pazarlığı yırtar, yerine çığlık koyar.
Abdi Ağa ölür, Hamza gelir. Hamza gider, Ali Safa Bey biter mi? Bitmez. Çünkü zulüm, kişiden kişiye değil, kökten köke aktarılır bu topraklarda. Hep bir başka isim, hep bir başka yüz ama aynı sopadır ellerinde. Toprağın sahibi olmak, onu sürmekle değil, tapuya imza atmakla ölçülür. Ve ne yazık ki, ter döken değil, terleten güçlüdür her devirde. Sistem aynı sistem. Şimdikiler daha modern hali. Ağa yerine, patronlar, iktidarlar geldi...
Kitapta en çarpıcı şey, köylünün yalnızca Memed’in adını duyunca cesaret bulması. O ad, suskun dillerin ucunda bir dua gibi. O ad, korkunun karanlığına düşen bir kıvılcım. Memed dağlarda görünmese de, ismi ovada rüzgâr gibi dolaşır. Ağalar bu yüzden korkar; çünkü adının bile halkı ayağa kaldırdığını bilirler. Köylü, o isme sırtını dayadığında, ilk kez doğrulur. Belki de en büyük devrim, bir ismin yüreklere sığması olur.
Abdi Ağa öldü ya, ne oldu? Kıymete bindi. Hani o tabirle: “Kör ölür badem gözlü olur, kel ölür sırma saçlı olur.” Çünkü gelen gideni aratıyor. Feyzo filmindeki o meşhur replik geliyor aklıma:
“Maho Ağa öldü. Fakat duymuşum, yerine beteri gelmiş. Maho Ağa’yı arar olmuş köylü.”
İşte tam da öyle… Daha gaddar, daha zalim ağalar geliyor. Sonu ne olur ki? Ağalar gider, isimler değişir ama sömürü hep kalır. Sürekli sömüren ve sömürülen insanlar var. Bu düzen nasıl düzelecek, bilen varsa söylesin hele.
Kitap boyunca Torosların serin gölgesinde umut arayan köylüler, her defasında ağaların, beylerin, devletin üç kollu kıskacında ezilir. Seçenekler