NAMAZ Psikolojisi
1. ALLAH’ın isteğini ve rızasını düşünerek yapılan bütün davranışlar birer ibadettir.
2. Dinde ibadet olarak belirlenen bazı özel davranışlar vardır ki bunlar, insanın ALLAH’la olan ilişkilerini canlı tutmak için belli aralıklarla tekrarlanırlar, işte namaz, her gün tekrar edilen, belli hareketleri ve dualar içine alan bir ibadettir.
3. Namaz İslam dininde ilk emredilen ibadettir.
4. Namaz aynı zamanda, yaratılanın YARATANA karşı duyduğu saygı, sevgi, minnettarlık ve bağlılığın, şükür duygusunun bir ifadesidir.
5. Namaz önce ki peygamberlere de farz kılığı Kuran-i Kerimin değişik ayetlerinde ifade edilmektedir. ( H.z. İbrahim Kur’ani Kerimde geçen duası ; ‘’Rabbim! Beni ve Soyumu namaz kılanlardan eyle!’’ amin…) Ancak önceki peygamberlerden sonra o din mensuplarının namazı koruyamadıkları. Ondan uzaklaştıkları anlaşılmaktadır.
6. Taha Süresi 132 ayette ALLAH C.C. şöyle buyurmuştur. ‘’ Ailene namazı emret! Sen de sabırla ona devam et… ‘’ buyuruyor.
7. Cehenneme girenlere neden cehennem girdikleri sorulduğunda? Biz namaz kılanlardan değildik! Buradan namazın ne kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır.
8. Genelde ibadetler, dini inancın koruyucularıdır.
9. Yetişkinlerin, anne babanın namaz kılmasının, çocukların namaz kılmayı arzu etmeleri, namaz kılmak istemeleri açısından da önemi büyüktür. Çünkü çocuk çevresini tanımaya başladığı anadan itibaren çevresinde ki büyüklerin, özellikle anne babasının söz ve davranışlarını taklit edip örnek almaya başlar. Bu nedenle namaz kılan bir anne babanın çocukları da namaz kılmaya özenir.
Namazın Psikolojik Süreçleri
10. ‘’Vay haline şu namaz kılanların! Ki onlar şuurunda değildir namazlarının. Gösteriş yaparlar onlar, Hayra engel olurlar.’’ Ma’un 4-7 ayetler.
11. Namazda neyi okuduğunun bilincinde olunmalıdır. Çünkü
Gelelim o trajik kitaba..Aslında pekte trajik değil ön yargıyı kırmak gerek sadece..Adam Silvera Ve Sonunda İkisi de Ölür adlı eseri, isminden itibaren okuyucuyla dürüst bir anlaşma yaparak hikâyenin sonunu bir gizem olmaktan çıkarıyor ve odağı "nasıl öldüğümüzden" ziyade "nasıl yaşadığımıza" dair derinlemesine, varoluşsal bir analize kaydırıyor. Alternatif bir New York atmosferinde, insanlara ölecekleri günü haber veren "Death-Cast"(Ölüm habercisi) adlı kurumun yarattığı deterministik (belirlenimcilik) evrende geçen anlatı, aslında modern insanın teknolojiyle çevrili yalnızlığına ve kaçırılmış fırsatlara tutulan bir ayna niteliği taşıyor.
Hikâyenin merkezindeki Mateo ve Rufus, birbirine tamamen zıt iki karakter prototipini temsil etse de "Son Arkadaş" uygulaması üzerinden kesişen yolları, onları 24 saatlik bir zaman dilimine bir ömürlük deneyim sığdırmaya zorluyor; Mateo kendi güvenli duvarlarını yıkarak hayatı ilk kez kucaklarken, Rufus ise geçmişin travmatik öfkesinden sıyrılarak gerçek bir bağ kurmanın huzuruna erişiyor. Yazarın kurgusal dünyayı inşa ederken kullandığı "kelebek etkisi" tekniği, yan karakterlerin hikâyelerini Mateo ve Rufus’un yolculuğuna görünmez iplerle bağlayarak toplumsal bir kolektif bilinci ve her bireyin bir diğerinin kaderindeki kritik rolünü vurguluyor.
Silvera’nın yalın ama duygusal yoğunluğu yüksek üslubu, zamanın bir kum saati gibi aktığını hatırlatan saat başı başlıklarıyla birleşince, okuyucu sadece bir gençlik dramı okumuyor; aynı zamanda cesaretin korkunun yokluğu değil, korkuya rağmen adım atmak olduğunu, vedaların aslında yaşanmış bir hayatın en somut kanıtı olduğunu ve asıl trajedinin ölmek değil, yaşamayı ertelemek olduğunu anlatan felsefi bir manifesto ile yüzleşiyor. Bu analiz ışığında kitap, kaçınılmaz sona doğru koşan
James Joyce’un Ulysses’i, sıradan bir roman değil; sabır isteyen, okuyucuyu zorlayan ama derinlemesine düşünüldüğünde büyük bir anlam dünyası açan bir eser. Kitabı bitirdiğimde hissettiğim şey yalnızca bir romanı tamamlamak değil, uzun ve yorucu bir yolculuğun sonuna ulaşmak gibiydi.
Roman, tek bir gün içinde, Dublin sokaklarında geçiyor. Tek bir gün (16 Haziran 1904) anlatılır ama zihinsel zaman binlerce yıla yayılır.Yüzeyde sıradan görünen bir gün anlatılıyor gibi olsa da, aslında insan zihninin karmaşıklığı, yalnızlığı ve iç dünyası gözler önüne seriliyor. Olaylardan çok düşünceler ön planda olduğu için okurken çoğu zaman zorlandım, hatta bazı bölümlerde ilerlemek kolay olmadı. Ama kitabın gücünün yüzeyde değil, alt metninde saklı olduğunu fark ettikçe metnin değeri daha da belirginleşti.
Kitabın merkezinde yer alan üç karakter, aslında insanın farklı yönlerini temsil ediyor. Leopold Bloom, sıradan bir insanın dünyadaki yerini arayışını simgeliyor. Günlük hayatın küçük ayrıntıları içinde dolaşırken, hoşgörüyü, sabrı ve insan olmanın kırılganlığını temsil ediyor. Bloom’un yolculuğu, modern insanın yalnızlığını ama aynı zamanda insan kalabilme çabasını gösteriyor.
Stephen Dedalus ise zihinsel arayışı, kimlik sorgulamasını ve bireyin kendini bulma çabasını temsil ediyor. Onun düşünceleri daha karmaşık, daha sorgulayıcı ve zaman zaman kopuk bir yapı gösteriyor. Stephen, dünyayı anlamaya çalışan ama aynı zamanda onun içinde yerini bulmakta zorlanan insanın sembolü gibi duruyor.
Romanın sonunda söz alan Molly Bloom, insanın en doğal ve filtresiz iç sesini temsil ediyor. Onun kesintisiz düşünceleri, bastırılmamış duyguların ve arzuların açık bir ifadesi gibi. Molly’nin iç monoloğu, hayatın karmaşıklığına rağmen yaşama bağlılığını ve insanın iç dünyasının ne kadar güçlü
İNCELEME| edebistan.com / 24.01.2026/Ayşe Can: Madalyonun İki Yüzü
“Hanımefendi çiçekleri kendi alacaktı.”
Virginia Woolf, Mrs. Dalloway’e bu yalın ama derinlikli cümleyle başlarken, aslında modern insanın en büyük trajedisine ve aynı zamanda en büyük özgürlüğüne kapı aralıyor: Kendi dünyasını inşa etme çabası. Bugünün gürültülü, dijital bildirimlerle parçalanmış ve hızın kutsandığı dünyasında, Woolf’un 1925 yılında bir Haziran gününe sığdırdığı o devasa iç evren, bize aynadan daha fazlasını tutuyor. Karakterlerin zihinlerinde yankılanan o derin sarsıntılar, aradan geçen bir asra rağmen bizim de ruhsal kıyılarımıza vurmaya devam ediyor.
Ayşe Can
Ayşe CanMrs. DallowayVirginia Woolf
Bilimkurgu kitaplarının en sevdiğim yanı, aklımın ucundan dahi geçmeyecek düşünceleri önüme koyabilmesi. Sadece “farklı bir dünya” anlatmakla kalmayıp, o dünyanın içinden bambaşka yaşamlar ve fikirler üretmesi. Karanlığın Sol Eli tam olarak bunu yapan kitaplardan biri.
Kitabımız, cinsiyetin sabit olmadığı bir toplumu bizlere sunuyor. Gethen gezegeninde yaşayan insanlar, zamanlarının büyük bölümünde cinsiyetsiz; yalnızca belirli dönemlerde kadın ya da erkek özellikleri kazanıyorlar. Bu fikir tek başına bile sarsıcıyken, yazar bunun toplumsal, politik ve duygusal sonuçlarını da tutarlı bir şekilde ele alıyor. Güç, liderlik, rekabet, hatta sevgi bile alıştığımız anlamlarını kaybediyor.
Aile yapısından iktidar ilişkilerine... pek çok kavramı yeniden düşünmeye zorluyor.
Karanlığın Sol Eli hızlı okunan, aksiyon dolu bir bilimkurgu değil. Özellikle gereksiz uzatıldığını düşündüğüm bölümler olsa da düşünce olarak oldukça yoğun bir eser. Sabır istiyor, ama karşılığında zihni uzun süre meşgul eden sorularla başbaşa bırakıyor. Bilimkurguyu yalnızca teknoloji ya da gelecek anlatısı olarak görmeyenlere gönül rahatlığıyla önerebilirim
KARANLIĞIN SOL ELİ
Ursula K. Le Guin
Çeviren: Ümit Altuğ
Ayrıntı Yayınları
20. Baskı, 2020
304 syf.
️14.01.2026-24.01.2026
Mersin
2026/5
#karanlığınsoleli #thelefthandofdarkness #ursulakleguin #ayrıntıyayınları #kastamonuedebiyatkulübü @kastamonu_edebiyatkulubu
Karanlığın Sol EliUrsula K. Le Guin · Ayrıntı Yayınları · 20213,970 okunma
yemen..
islam inancına göre hazreti ademin oğlu kabil, kardeşi habili günümüzde suriyede yer alan şam şehrinde bulunan kasiyun dağında öldürür..
bu olaydan sonra kasiyun dağı çevresi 'dem-u şakik' olarak anılır bölgede yaşayanlarca.. (dem: kan; lugatim.com/s/DEM , şakik: ana baba bir erkek kardeş; lugatim.com/s/%C5%9EAK%C4%B0K )
dem-u şakik: kardeş kanı.. kardeş kanının aktığı yer..
zamanla bu kelime bölgeye gelenlerce gerek söyleniş gerekse yazılış olarak farklılığa uğrar; demuşk, dımaşk, dimaşk, damascus..
kardeşini öldüren kabil, babası adem tarafından kendisine beddua edilerek buradan kovulur.. kabil, yemene gider, burada nesli çoğalır, kendi yaşamı da hazin/ibretlik şekilde son bulur..
buraya dek yazdıklarımı -varsa- dikkatli okuyanlar dem-u şakikin söyleniş ve yazılışı değişirken bölgenin günümüzdeki adı olan şamın geçmediğinin farkına varmışlardır..
peki şam adı nereden gelmiştir? şuradan; şam, arapça sol, kuzey anlamına gelir.. islamiyet sonrası bölgenin, dünyanın, evrenin merkezi sayılan mekkedeki kabe araplarca bölgedeki yerleri isimlendirme konusunda da bölge insanını etkilemiştir..
mekkedeki kabenin sol tarafında kalan dem-u şakik bölgesine araplar dimaşk eş-şam demişlerdir, soldaki kardeş kanı bölgesi.. zamanla bu isim araplar arasında eş-şam, şam şeklinde kısaltılarak kullanılmıştır, bölgedeki müslüman olmayanlar ise buraya hala damascus demeye devam etmişlerdir..
bölgedeki araplarca mekkedeki kabeyi merkeze alarak bölgedeki yerleri isimlendirme olayından etkilenen bir diğer bölge de günümüzde aden körfezinde yer alan yemen bölgesidir..
yemen de kabenin güneyinde, sağında kaldığı için arapça güney, sağ anlamlarına gelen yemen sözcüğü ile anılan bu bölge zamanla dillerde, yazıda ve haritada bu adla belirtilir, gösterilir, ifade edilir