Okurken, adeta zamanın durduğunu ve tarihin içindeki o korkunç anın bir parçası oluyormuşum gibi hissettim. Leatherbarrow, Çernobil felaketinin yıkıcı etkilerini, sadece fiziksel değil, insan ruhunun en derin katmanlarında yarattığı travmaları da derinlemesine işliyor. 1986 yılında yaşanan bu korkunç olayın sonrasında, bir felaketten arda kalanlarla yüzleşen insanları, sadece hayatta kalma mücadelesi verirken değil, aynı zamanda bu travmanın zihinlerinde yarattığı kaosla baş etmeye çalışırken de görüyoruz. Leatherbarrow, yalnızca bilimsel ve tarihsel bir bakış açısıyla değil, çok katmanlı ve duygusal bir üslupla anlatıyor olayları. Çernobil bir felaketin sayısal ve teknik detaylarından çok, o anı yaşayanların ruh hallerine, yaşamla ölüm arasında gidip gelen anlık deneyimlerine, hayatta kalanların yaşadığı vicdan azabına dair bir kesit sunuyor. Kitap, bir yanda umutsuzluk ve dehşet içinde kaybolan bir halkı, diğer yanda ise bu yıkımın izlerini taşımaya devam eden insanların ruh halini yansıtıyor.
Okurken, her sayfada felaketten bir adım daha uzaklaşıp, geriye doğru bir yolculuğa çıktığımı hissettim. Leatherbarrow’un betimlemeleri, Çernobil’in karanlık atmosferini o kadar canlı bir şekilde yaratıyor ki, yer yer soğuk bir korku, yer yer ise derin bir hüzün duygusuna kapıldım. Bu felakette kaybolan hayatların, sadece fiziksel değil, psikolojik ve duygusal olarak da nasıl yok olduğunu görmek, insana insan olmanın ne kadar kırılgan bir durum olduğunu hatırlatıyor. Kitap, aynı zamanda insanın doğayla, çevresiyle ve teknolojiyle olan ilişkisini de sorgulatıyor. Çernobil, bir yanda teknolojinin ne kadar büyük bir güç olduğunu, diğer yanda ise bu gücün ne kadar yıkıcı olabileceğini gözler önüne seriyor. Leatherbarrow, bu trajediyi yalnızca bir olay olarak değil, tüm insanlık