Tanzimat dönemi edebiyatının, romantizmden gerçekçiliğe geçiş yolundaki ilk edebi örneği olan bu roman beni çok etkiledi. Esirlik, insan satışı, cariyelik.. gibi insanlığın alnındaki en kara lekelerden birini en kalbe dokunan hali ile sunmuş bize. Kafkasya’dan ailesinden koparılıp kaçırılan esir bir kız çocuğunun İstanbul’da başlayan acı dolu hayat macerasını okuyacaksınız. İlk satıldığı evde daha küçücük bir çocukken görmediği işkence, eziyet kalmıyor. Hem hanımından hem de Taravet denen siyasi kalfadan dayak, horlanma görerek gücünün üstünde işler yapmak zorunda kalıyor. Öyle ki, dayanamayıp bir gece evden kaçıyor. Neyseki bu korkunç aile görev sebebiyle İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalınca artık kendisine Dilber adı verilen küçük kız yeniden esirciye satılıyor. Esircinin korkunç evinde korku dolu geceler geçiren Dilber bu kez de Asaf paşanın konağına satılır. Burada dayak yoktur ama evin hanımları esir ve cariyelere kibirli tavırlarla, insan muamelesi dışında davranışlarla dövmekten beter ederler. Evin ressam oğlu Celal bey Dilber’i Klopatra’dan dilenciye, köylü kızından akla gelir çeşitli kılıklara sokarak resmetmeye başlar. Dilber kendini bir kukla, oyuncak gibi görüp kırılır. Bir gün dayanamayıp ağlamaya başlar ve Celal Bey kızın nasıl güzel bir genç kıza dönüştüğünü farkeder. Farketmeden, resmini çizerken aşık olmuştur Dilber’e. Her an onu düşünür. Bir gece dayanamayıp odasına girdiğinde Dilberin koynunda bir resimle uyuduğunu görür. Resmin kendi resmi olduğunu görünce sevinçten havalara uçar çünkü Dilber’de ona aşıktır. Ertesi gece birlikte bahçeye çıkarlar ve sabaha kadar birlikte vakit geçirirler. Sabah Celal’in annesi Dilber’i ve Celal’i odalarında bulamayınca durumu anlar. Cemal evde yokken, Dilber’i esirciye satar. Çünkü o, oğlu için bir köle değil asil